Hakikate Ulaşmanın İlk Adımı ve Kendi Bakışını Sorgulama Sanatı
İnsan çoğu zaman gördüğü şey ile hakikatin kendisi arasında bir mesafe olduğunu unutuyor.
Bir olay gerçekleşir. Gözümüz onu görür, zihnimiz onu anlamlandırır ve çoğu zaman daha ne olduğunu tam olarak araştırmadan hükmümüzü veririz.
Gördüm. Anladım. Karar verdim.
Oysa hakikate ulaşmanın yolu bu kadar kısa değildir.
Gözlem, hüküm değildir; hükme giden yolun ilk adımıdır.
Bir gözde arpacık çıkar. Bu bir gözlemdir. “Mikrobiktir” dersiniz; bu artık yorumdur. “Stresten kaynaklanıyor” dersiniz; başka bir ihtimal ortaya koyarsınız. Hangisinin doğru olduğunu anlamak için geçmişe, şartlara, tekrarlarına ve başka ihtimallere bakmanız gerekir.
Burada küçük görünen bir olay, aslında insan zihninin çalışma biçimini gösterir.
Çünkü biz yalnızca gördüğümüz şeyleri değerlendirmeyiz; gördüğümüz şeylere anlam yükleriz. Tehlike de tam burada başlar.
Bir insan bize sert konuşur.
Gözlem şudur:
“Bana sert konuştu.”
Fakat zihnimiz hemen hükme atlar:
“Bana saygı duymuyor.”
Oysa arada koca bir boşluk vardır.
Belki yorgundur. Belki başka bir sıkıntısı vardır. Belki bizi yanlış anlamıştır. Belki gerçekten saygısız davranmıştır.
Bunların her biri ihtimaldir.
Biz ise çoğu zaman ihtimali gerçek, yorumu bilgi, kanaatimizi de hüküm zannederiz.
Görmek ile anlamak aynı şey değildir
Üstelik mesele sadece gördüğümüzü nasıl yorumladığımızla da sınırlı değildir; neyi görmeyi seçtiğimiz de bu denkleme dahildir.
Katıksız ve tamamen tarafsız bir gözlem yapmak düşündüğümüzden daha zordur. Çünkü zihin, yüzlerce detay arasından kendi geçmişine, kaygılarına veya beklentilerine uygun olanı öne çıkarır.
Yani baktığımız çerçeveyi çizen de çoğu zaman yine kendi zihinsel kalıplarımızdır.
İnsan gözünü dışarıya, zihnini ise kendi doğrularına çevirdiğinde dünyayı olduğu gibi değil, olmasını beklediği biçimde görmeye başlayabilir.
Bir insan sevdiği bir şeyin kusurlarını daha zor görür. Sevmediği bir şeyin kusurlarını ise daha kolay fark eder.
Aynı olay iki insan tarafından izlenir ve iki farklı algı ortaya çıkabilir.
Peki gerçek iki tane midir?
Hayır.
Gözlem aynı olayın farklı yönlerini yakalamış olabilir; yorumlar ise birbirinden ayrılmıştır.
Bu nedenle hakikati arayan insanın yalnızca dış dünyayı değil, kendi bakışını ve odaklandığı noktaları da sorgulaması gerekir.
Belki de insanın kendisine sorabileceği en önemli sorulardan biri şudur:
“Ben ne görüyorum?” değil, “Ben neden bunu böyle görüyorum?”
İkinci soru, insanı kendi zihninin içine götürür.
Hüküm vermek neden kolaydır?
Çünkü hüküm belirsizliği ortadan kaldırır.
İnsan belirsizliği sevmez.
“Bilmiyorum” demek zordur.
“Henüz yeterince bilmiyorum” demek ise daha da zordur.
Bu yüzden zihnimiz çoğu zaman eksik bilgiyi tamamlar. Boşlukları varsayımlarla doldurur ve bize bir kesinlik duygusu verir.
Fakat kesinlik duygusu, hakikatin kanıtı değildir.
Bir şeye çok inanıyor olmamız, onun doğru olduğunu göstermez.
Bazen insanın en büyük yanılgısı, yanıldığını düşünemeyecek kadar emin olmasıdır.
Sorgulamak, hükmü geciktirmek değildir
Sorgulamak bazı insanların düşündüğü gibi her şeyden şüphe etmek de değildir.
Sorgulamak, hükmü vermeden önce hükmümüzün dayanaklarını görmek demektir.
Ne biliyorum?
Neyi varsayıyorum?
Başka hangi ihtimaller var?
Elimdeki bilgi yeterli mi?
Ben bu sonuca ulaşmak istediğim için mi böyle düşünüyorum?
Yanılıyor olma ihtimalim nedir?
Bu sorular insanı kararsızlığa değil, daha sağlam bir karara götürür.
Çünkü gerçek düşünce, hüküm vermekten korkmak değil; hükmün sorumluluğunu taşımaktır.
Kendini sorgulamayan, başkasını sorgulayamaz
Burada mesele daha da derinleşiyor.
İnsan başkalarının düşüncelerini sorgulayabilir, onların hatalarını gösterebilir, hatta onların doğrularını eleştirebilir.
Fakat kendi doğrularına aynı mesafeyi koyamıyorsa yaptığı şey sorgulama değil, doğrulamadır.
Yani insan artık hakikati aramıyor olabilir.
Kendi hakikatini savunuyor olabilir.
İşte burada güç devreye girdiğinde tehlike daha da büyür.
İdare edilen insan bir gün idare eden olduğunda, geçmişte karşı çıktığı şeyleri kendisi yapmaya başlayabilir. Çünkü makam değişmiş, fakat zihindeki ölçü değişmemiştir.
Daha önce başkasının doğrularını sorgulayan kişi, şimdi kendi doğrularını hüküm haline getirebilir.
Ve bir süre sonra:
“Ben böyle düşünüyorum”
cümlesi,
“Doğru budur”
cümlesine dönüşür.
İşte insanın kendisini kaybetmeye başladığı yerlerden biri burasıdır.
Hakikate giden yolun en zor adımı
Belki de hakikate ulaşmanın en zor tarafı bilgi toplamak değildir.
Kendi yanılma ihtimalimizi kabul etmektir.
Çünkü insan başkasının yanılabileceğini kolayca kabul eder.
Kendisinin yanılabileceğini kabul etmek ise egoya dokunur.
Oysa hakikat bizim onu savunmamıza ihtiyaç duymaz.
Hakikat, bizim ona ulaşmamızı bekler.
Bu nedenle gerçek anlamda düşünen insanın elinde yalnızca sorular değil, gerektiğinde kendi cevaplarını geri çekebilecek bir cesaret de bulunmalıdır.
Çünkü bazen ilerlemek yeni bir cevap bulmakla değil, eski cevabın yanlış olabileceğini kabul etmekle başlar.
Gözlem önemlidir.
Fakat gözlem tek başına yeterli değildir.
Gördüğümüz şey yalnızca başlangıçtır.
Sonra yorum gelir.
Sonra soru.
Sonra karşılaştırma.
Sonra ihtimaller.
Sonra değerlendirme.
Ve ancak bundan sonra hüküm.
Belki de insanın düşünce hayatında kendisine koyabileceği en önemli ilke şudur:
Gördüğünü hemen gerçek sanma.
Düşündüğünü hemen doğru sanma.
İnandığını hemen hakikat sanma.
Önce gözlemle.
Sonra sorgula.
Sonra kendi bakışını da sorgula.
Ve ancak bütün bunlardan sonra hüküm ver.
Çünkü gözlem, hüküm değildir; hükme giden yolun ilk adımıdır.
Hakikate ulaşmak isteyen insanın görevi yalnızca dünyaya bakmak değil, dünyaya baktığı gözü de görebilmektir.
Felsefi Not: Düşünsel Arka Plan
Bu metinde ele alınan gözlem, algı, yargı ve hakikat arasındaki ilişki, özellikle Epistemoloji (Bilgi Felsefesi) ve Stoacı düşüncenin bazı temel meseleleriyle kesişmektedir.
Stoacı filozofların düşüncesinde, insanın karşılaştığı olay ile o olay hakkında verdiği hüküm arasında önemli bir ayrım bulunur. Dışarıdan gelen izlenim, tek başına bir hüküm değildir. İnsan, o izlenimi kabul eder, yorumlar ve ona anlam yükler.
Bu açıdan bakıldığında, izlenim ile hüküm arasına zihinsel bir mesafe koyabilmek, insanın kendi yargıları üzerindeki özgürlüğünü korumasının önemli yollarından biri olarak görülebilir.
Benzer biçimde, Francis Bacon'ın “İdoller” kavramı, insan zihninin hakikati araştırırken kendi önyargıları, alışkanlıkları ve zihinsel kalıpları tarafından nasıl yanıltılabileceğine dikkat çeker.
İnsan yalnızca dış dünyayı gözlemlemez; dünyayı kendi zihinsel çerçevesi içinden görür. Bu nedenle gözlemin kendisini de sorgulamak gerekir.
Modern felsefenin özellikle bilgi, algı ve gerçeklik üzerine yürüttüğü tartışmalar da benzer bir soruyu gündeme getirir:
Gördüğümüz şey ile o şey hakkında bildiğimizi sandığımız şey arasında nasıl bir mesafe vardır?
Bu makalenin amacı belirli bir filozofun düşüncesini tekrar etmek değil; farklı düşünce geleneklerinde karşılığı bulunan bu temel soruyu kendi bakışımızdan yeniden ele almaktır.
Çünkü çağlar değişse de insanın zihinsel problemi büyük ölçüde aynı kalmaktadır:
Gördüğümüzü ne kadar doğru görüyoruz?
Yorumladığımızı ne kadar doğru yorumluyoruz?
Ve verdiğimiz hükmün ne kadarının hakikatten, ne kadarının kendi zihnimizden geldiğini biliyor muyuz?
Belki de düşünmenin en önemli erdemlerinden biri, bu soruların hiçbirini kendimiz için fazla görmemektir.
Saygılar sunar iyi çalışmalar dilerim.

