Sakince konuşuyorum zeki insan. Çünkü bu konu bağırarak anlatılamaz. Bu konu
slogan da sevmez. Bu konu hele alkıştan hiç beslenmez. Bu konu, sessiz ama çok
derin bir zekâ ister.
Ulusal güvenlik dendiğinde aklına ne geliyor, dürüst ol lütfen. Silah mı? Ordu mu?
Sınır mı? Tehdit mi?
Bunların hepsi sonuçtur zeki insan. Sonuçla uğraşan devletler günü kurtarır. Sebebi
yöneten devletler ise tarihi yazar. Hâsılı ulusal güvenlik bir savunma meselesi
değildir. Ulusal güvenlik, bir akıl kurma meselesidir. Bir devletin dünyayı nasıl
okuduğunun, tehdidi nerede ve ne zaman fark ettiğinin, bilgiyi nasıl
süzdüğünün ve sonunda iradesini nasıl işlettiğinin bütünsel düzenidir.
İşte burada durup “mimari” dediğim şeyin ne olduğunu netleştirmem lazım çünkü bu
yazının omurgası oradadır. Mimari, bir yapının ya da gücün sahip olduğu unsurların
toplamı değildir; o unsurların hangi akılla düzenlendiğini, hangi sırayla
çalıştırıldığını ve hangi amaçla yönlendirildiğini belirleyen üst düzendir.
Mimari, parçaları yan yana koymak değildir zeki insan. Parçalar arasında
öncelik kurmaktır. Birbirleriyle nasıl etkileşime gireceklerini önceden
tasarlamaktır. Hangi durumda nasıl tepki vereceklerini daha kriz doğmadan
bilmektir.
Bu yüzden mimari sadece bugünü çalıştırmaz; kriz anında sistemi ayakta tutar,
belirsizlikte yön üretir ve dağılma ihtimali doğduğunda kendini yeniden
toparlayacak bir akıl bırakır.
Mimarisi olan yapılar güçlü oldukları için değil, ne zaman, nerede ve nasıl güç
kullanacaklarını bildikleri için kalıcı olur.
Şimdi tekrar ulusal güvenliğe dönelim zeki insan. Bak dikkat et, “güç” demiyorum
çünkü güç, mimarisi olmayan bir aklın elinde tehlikelidir. Güç vardır ama yön
yoktur. Hız vardır ama anlam yoktur. Etkileme vardır ama hâkimiyet yoktur.
Sonuç olarak güç tek başına hiçbir şeydir.
Türkiye bu gerçeği son yıllarda sezgisel olarak fark etti. Silah sanayinde atılan
adımlar tesadüf değildir. Bu ülke artık sadece silah üretmiyor; oyun bozabileceğini
gösteriyor. İHA’lar, SİHA’lar, elektronik harp kabiliyetleri, yerli platformlar… Bunların
her biri bize şunu söylüyor: Türkiye artık başkasının savaşını oynamak istemiyor.
İstihbaratta da benzer bir eşik geçildi. Artık bekleyen değil, hamle yapan bir
refleks var. Sahaya inen, risk alan, operasyonel cesaret gösteren bir yapı
oluştu. Bu önemlidir çünkü KORKAK DEVLETLER AKIL ÜRETEMEZ.
Ama şimdi sana rahatsız edici bir soru soruyorum zeki insan. Hazır mısın? Bütün
bunlar tek bir mimarinin içinde mi oluyor, yoksa sadece doğru zamanlarda verilmiş güçlü refleksler mi? İşte tam burada sessizleşmemiz gereken yere geliyoruz.
Türkiye’nin bugün asıl ihtiyacı ne sadece daha fazla silah, ne sadece daha fazla
operasyon, ne de sadece daha sert söylemdir. Türkiye’nin ihtiyacı, kendi kognitif
mimarisini bilinçli biçimde inşa etmektir.
Kognitif mimari; bir devletin düşünme biçimidir zeki insan. Tehdidi nerede
gördüğüdür. Bilgiyi nasıl süzdüğüdür. Kararları hangi zihinsel katmanlardan
geçirerek ürettiğidir ve gücü ne zaman, ne ölçüde, hangi anlamla kullandığıdır.
Bugün Türkiye’de bilgi var. Kurum var. Tecrübe var ama bunları aynı zihinsel harita
üzerinde birleştiren üst mimari hâlâ sezgiye yaslanıyor.
Unutma zeki insan sezgi değerlidir ama sürdürülebilir değildir. Büyük devletler
sezgiyle başlar, mimariyle devam eder. Hâsılı silah sanayi, stratejiden koparsa
vitrine dönüşür. İstihbarat, anlam üretemezse veri yığını olur. Strateji, sadece
tepki verirse refleksin süslü adıdır. Medya, aklı beslemezse kendi devletinin
altını oyar ve en tehlikelisi şudur zeki insan: Bir devlet güçlü olabilir ama
anlamsızsa, o güç başkalarının hikâyesine hizmet eder.
Uluslararası mücadele artık klasik cephelerde kazanılmıyor. Elbette bu cepheler
hayati derecede önemlidir fakat zihinlerde kazanılıyor. Algıda, kararda,
yönelimde, sabırda, psikolojide…
Bugün savaşlar başlamadan önce kazananlar belli oluyor çünkü bazı devletler
önce zihinleri fethediyor, sonra sahaya iniyor. Türkiye’nin de yapması gereken
tam olarak budur.
Ulusal güvenliği sadece kurumlar arası koordinasyon meselesi olmaktan
çıkarıp, zihinler arası tutarlılık meselesine dönüştürmek. Savunma sanayini,
istihbaratı, stratejiyi ve medyayı aynı düşünsel omurgaya bağlamak. Her biri
ayrı konuşan yapılar değil, aynı aklı farklı dillerle ifade eden bir mimari kurmak.
Bu, masa başında çizilen şemalarla olmaz zeki insan. Bu, “şu kurumu şuraya
bağlayalım” cümlesiyle de hiç olmaz. Bu; düşünen, senaryo kuran, ihtimalleri
tartan ve karar vericinin zihnini önceden eğiten bir mimariyle olur çünkü zeki
insan, devlet dediğin şey refleksle değil, önceden hazırlanmış akılla ayakta kalır.
Sonuna geliyorum ama bir soru daha soracağım. Belki de bu yazımın gerçek sebebi
budur: Biz güç mü üretiyoruz, yoksa aklı olan gücü mü? Eğer cevap ikincisi
değilse, ne kadar silahımız olduğu önemsizdir.
Aklında olsun bu çağda ayakta kalanlar, en sert olanlar değil, en iyi
düşünenlerdir ve Türkiye, eğer gerçekten büyük olacaksa ki olacağından
şüphem yok, önce kendi akıl mimarisini kurmak zorundadır.
Neden mi?
Çünkü bunu yapmayan devletler sadece güçlü görünürken bunu başaran
devletler kaçınılmaz olur ve benim meselem de tam olarak budur.
Gürkan KARAÇAM

