Tarihin bazı sahneleri vardır; küçük bir ayrıntı, büyük bir hakikatin kapısını aralar.
Hicret’in dokuzuncu yılında Medine’ye gelen Necran Hristiyan heyetiyle yaşanan buluşma da işte böyle bir andır.
Necran’dan yola çıkan altmış kişilik heyet, Medine sokaklarına bütün ihtişamıyla adım attı. Altın haçlar, ağır piskopos kıyafetleri, işlemeli elbiseler… Dünyevî süslerin hepsi üzerlerindeydi.
Mescid-i Nebevî’ye girip Peygamber Efendimiz’le görüşmek istediklerinde ise beklenmedik bir durum yaşandı:
Efendimiz onları bu gösterişli hâlleriyle kabul etmedi.
Zira hakikatin ağırlığı, sade bir kalbin dinginliğini isterdi.
Gösteriş ise hakikatin üstünde bir perde gibidir.
Heyet mahcup ve şaşkın bir şekilde mescitten ayrılırken karşılarına Hz. Ali (k.v.) çıktı. Durumu sezmişti. Onlara nezaket ve hikmet dolu sözlerle şöyle dedi:
“Rasûlullah, sizin bu süslü ve gösterişli hâlinizden hoşnut olmadı.
Tevazu gösterip sade kıyafetlerle gelirseniz sizi kabul eder.”
Bu söz, incitmeyen ama yönlendiren bir doğruluğa sahipti.
Necran heyeti tavsiyeyi hemen kabul etti. Süslerini çıkardılar, sade elbiseler giydiler ve yeniden mescide yöneldiler.
Bu kez kapı açıldı.
Peygamber Efendimiz onları tebessümle karşıladı. Ardından nezaketli, seviyeli ve ilmî bir sohbet başladı.
Hz. İsa’nın (a.s.) mahiyeti, tevhid inancı, Kur’an’ın açıklamaları… Konuşmanın dili saygı, üslubu hikmetti.
O olayın ruhunu anlamak için Kur’an’ın Mâide Sûresi’nde geçen şu cümle âdeta bir işaret gibidir:
“Onların içinde kibirlenmeyen din adamları vardır.” (5/82)
Necran heyetinin gösterişten arınıp tevazuya yönelmesi, bu ayetin canlı bir örneğine dönüştü.
Bugün farklı inançların ve fikirlerin çoğu zaman birbirini duymakta zorlandığı bir çağda yaşıyoruz. Oysa o gün Medine’de yaşananlar bize hâlâ bir hakikat fısıldıyor:
Hakikatin kapısı çoğu zaman tevazu ile açılır.
Görünüşün gürültüsü azalınca, sözün hakikati duyulur hâle gelir.
Necran heyeti Medine’de bunu yaptı.

