Piyasalar

Özellikle Çağımıza Bakan İbrahim Suresi

Punto:

Meal-Tefsiri, 14. Sure, 52 Ayet

Geçmiş ve geleceğiyle varlığı ve asıl varlık olan Allah’ın (bilinç ve bilginin) mahiyetini, hayatı, tarihi özellikle çağımızı açıklayan ve bilimlerle beraber iman ve din gerçeğine dayanarak tam aydınlatan bu 14. Surenin elli iki ayetinin ve iki yüz elli cümlesinin bağlamını ve mucize kelime seçimlerini çok iyi bilmek lazımdır. Bunları bilmek için de bu surede vurgulanan şu aşağıdaki yedi hakikati tam bilmek gereklidir. Bu yedi hakikat ile bu surenin özellikle çağımıza baktığı anlaşılıyor. Nitekim bundan doksan sene önce Üstat Said Nursi de bunu fark etmiş ve numune olarak beş ayetini tefsir etmiştir. Surenin vurguladığı yedi hakikat şunlardır:

1- Sure, karanlıklardan nura çıkış kavramıyla, maddi-manevi aydınlanmayı anlatıyor.

2- İyi hoş ilke (kelime) ve köksüz pis ilke (kelime) kavramıyla, olumlu ve olumsuz biçimleriyle bilimleri anlatıyor.

3- Surede iki peygamber ismi geçiyor. Musa ve İbrahim. Musa Yahudi kültürünü, İbrahim Arap kültürünü temsil ediyor. Bu iki kültür özellikle inanç olarak çağımıza damgasını vurmuştur.

4- Yine sureden net anlıyoruz ki, çağımızda Peygamberlik, Mesihlik veya Mehdilik bireysel bir kişi ile değildir. Kollektif bir cemaat olarak gerçekleşir.

5- Saf vahiy olan Tevrat, İncil ve Kur’an, somut birer kitap olarak gelmişlerdir. Yani çağımızda yeni bir vahiy ve yeni bir kitap gelmiyor. Aynı kitaplar her çağa hitap ettiklerinden, çağımızda insanların imtihan olarak sorumlu olması için, iyi bir derecede tercüme faaliyetleri yeterli olur. Fakat bu tercümeler lafzi birer çeviri değil de kadim vahyin köklü hakikatlerini yeniden kompoze eden, yani yeniden inşa eden teliflerle olur.

6- Eski çağların aksine bu çağın toplumlarında sınıf farkları çok feci bir şekilde çoğalmıştır. Kimine günde milyar dolar. Çok büyük bir kesime günde bir dolar gibi. Kimi bilimler sayesinde her şeyi biliyor, fakat çoğunluk, Orta Çağdan daha cahil.

7- Bu çağda ekonomi başat aktördür. Her çeşit nimet bol ve sayısız olarak vardır. Buna rağmen iman, memnuniyet, şükür, ibadet çok azdır.  Tam aksine sonsuz nimetler karşısında büyük bir mutsuzluk ve nankörlük çoğalmıştır.

Surede bu yedi çağdaş konuyu pasajlar halinde göreceksiniz. Eğer bu sureye göre toplumsal bir değişim olacaksa, çağımız tam dengeli, tam başarılı ve mutlu olur. İçinde Allah ve onun isimleri olan gerçek bilimlerin ve sonsuz nimetlerin denge denilen ekranda görüldüğü; altın bir çağ olur. Yoksa insanlık tarihinde en zalim, en cahil, en dengesiz, en mutsuz çağ olarak kayda geçecektir. Buna ince bir işaret, surenin sıra numarası + ayet sayısı, 66 ediyor. Allah kelimesi de 66 ediyor. 

1. Ayet: “Elif, Lam, Mim”

Bu kesik harfler, sayılar yerine kullanılmışlardır. Sayısal değeri ise 271 eder. Bu rakamlar da birlik, ikilik ve çokluk sayılarına ve dolayısıyla matematik bilimine işaret ettiği gibi, kâinatın da onun Arapça versiyonu olan Kur’an’ın da matematikle, yazılımla oluştuğunu bildiriyor.

“Bu bilimler, bu yazılımlar kitaptır (yasalardır). Onu kalbine indirdik ki, seni diyalektik zıtlarla terbiye eden Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura: aydınlığa ve aydınlanmaya çıkarasın. Onları, sonsuz ve soyut; aynı zamanda sonsuz somut varlığı ve başarısı olan Allah’ın dengeli geniş yoluna yönlendiresin.”

Ayette geçen Aziz ismi, izzetli yani hiçbir kayıt ve sınır altında olmayan yani sonsuz demektir. Haliyle, sonsuz olunca soyut varlık kastedilir. Hamîd ismi ise, sonsuz somut görünümleriyle, tam başarılı olan ve takdiri en iyi şekilde hakkeden demek oluyor.

Burada karanlıklar, insanların bildiği fiziki karanlık değildir. Varlığın nasıl olduğu ve ne manaya geldiği gibi soruları insana sorduran manevi karanlıklar demektir. Nur da elektrik ve güneş ışığı demek değildir. Evet bilimler varlık ve hayatın nasıl olduğunu aydınlatır. İmanla, yazılımla yani (İlahi bilgiyle) ve bunların sağladığı sonsuz tevhit ve birlikle de varlık ve hayatın ne manaya geldiği bilinir, insan bu iki imkân sayesinde tam aydınlanmış olur. Evet, iyi aydınlanmayan kişi, nimet içinde de yüzse mutlu olamaz, dengeleri bulamaz.

“İndirdiğimiz” kelimesi, 144 ediyor. Kitap kelimesi, Resm-i Osmaniye göre 422 ediyor. Bunlar ise sonsuz soyut manaların, yazılım tarzında somut hesaplar olarak yansıdıklarına işaret ediyor.

Evet, varlığın soyutuyla-somutuyla sonsuz ve birlik içinde olduğu bilinmezse ve bu ontolojik gerçeklik bilimsel bir şekilde izah edilmezse hiç kimse ben aydınım diyemez.

“Bu sana indirdiğimiz bir kitaptır” cümlesinin sayısal değeri, 627 (19*33) Bu tarih ve sayısal değerler, o yıllarda Medine'de gerçek manada bir aydınlanma olduğunu bildirir. Şöyle ki:

İslamiyet Arap yarımadasına geldiğinde hiç dinsiz yoktu. Allah’a şirk koşanların da kendine göre bir inancı ve dini pratikleri vardı. Kur’an’ın şu mucizeli ayeti, o günün insanlarının ihtiyacını ve ne durumda olduklarını çok güzel bir şekilde özetliyor:

“Sadece ve sadece o Allah’tır ki (yani son derece olağanüstü bir şekilde) hiç okur-yazar olmayanlar içinden ve onlar gibi okur-yazar olmayan bir peygamber diriltti (aktif görev başına getirdi). O Peygamber, o okur-yazar olmayanlara kendisini gönderen Allah’ın bilgi ve belgelerini okuyor ve uygulatıyor (Tilavet). Onları, her nevi pislik ve yanlıştan arındırıyor (Tezkiye). Onlara, hukuk ve kanunlar öğretiyor (Kitap). Ve onları, belirli bir anlayış ve ahlak içinde eğitiyor (Hikmet). Her ne kadar o okur-yazar olmayan (ümmiler) bu işlemlerden önce apaçık bir sapıklık içinde idilerse de...” (Cuma Suresi, 2)

İlk nesil Sahabeler, bu dört işleme hepsi tabi idiler. Fakat insan mideden ibarettir; ilk basamak olarak. Dolayısıyla o Sahabelerin büyük bir çoğunluğu ziraat ve ticaretle de meşgul idi. Çok az bir grup ise kendilerini bu kutsal dört işleme adamıştı. Bunlar Hz. Muhammed’in Mescidinin avlusunda yatarlardı. Geçimlerini Hz. Muhammed sağlıyordu. Bunlara Ashab-ı Suffa denilirdi. Suffa avlu demektir. Ashab-ı Suffa sayıları azdı; ama görevleri çok önemli idi. Peygamber bunu bildirmek için, İlim Öğrenenlerin mertebesi, ziraat ve ticaret için çalışanların mertebesinden yüz kat daha yüksektir, diye buyurdu. (Darimi kitabı)

Fakat Peygamberin vefatından sonra bu kutsal kuruma yeteri kadar önem verilmedi (1). Ayrıca savaşlar bütün enerjiyi bitiriyordu (2). Ve Sahabe iç savaşıyla, tam bir ölüm yaşandı (3). İlim çalışmaları ve bu dört kutsal görev hemen hemen ortadan kalktı. 

Muaviye işin başına geçince de İslam ganimet toplamaktan ibaret haline geldi (4). Yani o dört kutsal görev, dört atom bombası yemiş gibi oldu. Allah’tan Hz. Ali ve ona yakın on, on beş sahabe, her birisi birer memlekete gidip, o dört kutsal görevin suyunun suyunu insanlara aktardılar. Suyunun suyu diyorum. Çünkü Hicri kırklı yıllardan itibaren büyük bir karşı devrim olmuştu. Hz. Muhammed’in savaştığı cahiliyet geri gelmişti. Evet, İslam, akıl ve bilim dini olarak, dinsizlikten ziyade cehalete karşı savaşmıştı. O dört kutsal görevle her şey, ancak kırk yılda düzelmişti. Ama Emevi karşı-darbesi, bu dörtlü dirilişe son verdi. 

Üstad Said Nursi de bu ayetten, Risale-i Nurun nasıl iman aydınlanması sağladığını, insanları Abdülaziz ve Abdülhamid yoluna yönlendirdiğini sayısal hesaplarla istihraç etmiştir; sure bu çağımıza bakıyor diye tespitte bulunmuştur. Üstada göre bu çağ, küfürde ve manevi karanlıkta en ileri çağdır. Risale-i Nurlar ise, bilimsel iman derslerinde en müstesna kitaptır (1. Şua). Evet, böyle diyor. Fakat Kelam literatürünü ve aşırı tenzihi esas aldığından, müstesna oluşu şüpheli kalıyor. Ayrıca Abdülhamid ve Abdulaziz yolu derken, o ikisinin son asırda temsil ettiği iman çizgisini kastediyor. Yoksa Bediüzzaman S. Nursi, onların siyasetine ve ahlakına tamamen karşı idi. (Münazarat Şerhi kitabıma bakılabilir.)

2. Ayet: “Allah, soyutuyla-somutuyla sonsuz varlıktır.  Bilinçli yazılım tarzında sonsuz birlik sahibidir. Peki göklerdeki ve yerdeki bilinçli, bilinçsiz varlıklar ne oluyor.? Sorusuna cevaben ayet, “Onlar da hepsi o Allah’a entegre yani O'na ait birer alt dosyadır” diyor. Sonsuzluğu ve soyut değerleri inkâr eden kâfirlerden başka özgür insanlar da ibadet tarzında ona entegredirler. O'na entegre olmayan, çok büyük yokluk acısını çeker. Evet, o entegre olmayan kafirlere, çok şiddetli bir azaptan dolayı yazıklar olsun.”

Burada beş not yazılsa ayetin tefsiri tam olur. İnşaallah.

1- Kafirin kelimesi 361 (19*19) ediyor. O şiddetli azapta olanların bütün kafirler olmadığını, küfür ve inkarda zirve kişiler olduğunu bildiriyor. Evet, bu 19 sayısı, iyilikte ve kötülükte zirve durumları bildirir.

2- 14/22. ayetten anlaşıldığı gibi, kâinatta iyilik-kötülük, melek-şeytan, ışık-karanlık, gece- gündüz gibi diyalektik yapılar var. Bu zıtlar beraber işletilse faydası çok olur. Fakat tek taraflı olursa yıkıcı olurlar. Bundan anlaşılan Allah’ın diyalektiği Şeytan değildir.  Şeytanın diyalektiği melektir. Allah’ın diyalektiği ise insanlıktır. Evet Kur’an’dan anlaşılan, Allah-İnsan diyalektiğidir. Onun için Allah binlerce ayetle insanlardan şikâyet ediyor. Nankör insana şiddetli azap vereceğini söylüyor. Yani Kur’an, sadece Allah merkezli değildir; aynı zamanda insan merkezlidir. 

3- Allah hem sonsuz hem soyut hem de sonsuz somut varlık olunca, onu tam bilmek, kalbe yerleştirip sevmek çok kolay olmuyor. Onun için irfan ehli, Allah’ı öz varlığı üzerinden değil de isimleri üzerinden tanıyın diyorlar. Ve İbn Arabi’nin dediği gibi, Allah’ın isimleri, Arapça veya İbranice sözcükler değildir; bütün evrendir. Demek Allah’ın isimleri, evrenle ilgili bütün bilim dallarıdır. Nitekim Kur’an’da isim ve isimlendirme kavramı, bir şeyi bilimsel olarak bilme demektir. (2/33 ve 13/33)

4- Zirve kâfirlerden, onlara verilen çok şiddetli azaptan söz eden 2. Ayetin son cümlesi, 1805 (19*95) ediyor. Bu tarih ise, Avrupa aydınlanmasının materyalizme yenildiği tarihtir.

5- Bu kötü sonuç da muhafazakârların iyi muhafazakâr olmamasından; modernlerin de iyi ve aydın modernler olmamasından oldu. Kâinatın üçüncü sehpa ayağını oluşturan evrim yasasında bilindiği gibi, türler eski birikimlerini muhafaza etmekle beraber yeni zor şartlara uyum sağlıyor. Fakat bizim muhafazakârlar eski birikimlerine körü körüne bağlanıp iyi muhafaza etmemekle beraber modern dünya şartlarına uyum sağlamadılar. Modern insanlar ise eskiyi tamamen sildiği için, yine yeni şartlara uyum sağlayamadı. Onun için 300 yıldır, insanlar binlerce bilimsel veriyi bulmakla beraber hala tam manasıyla aydın ve mutlu değildir.

3. Ayet: “Bu zirve insanlar, geçici dünya hayatını sonsuz ve ebedi ahiret hayatı aleyhine; severek tercih ediyorlar. Allah’ın o aydın, bol bereketli, güzel ve dengeli yolundan insanları engelliyorlar. Sonsuzluk özelliklerine sahip o yolu eğri büğrü buluyorlar. Bunlar ana yoldan çok büyük miktarda sapmışlardır.”

4. Ayet: “Halbuki biz, her elçi peygamberi ancak kendi milli diliyle gönderdik. O Peygamber, Allah’ın bilgi ve belgelerini onlara açıkça anlatıyor. İmtihan meydanı, tam ve adil bir şekilde kuruluyor. Bunun üzerine Allah hakkettikten sonra istediğini saptırır, istediğini de doğru yola getirir. Allah, Aziz yani sonsuz ve soyut olmakla beraber, her insanla birebir ilgilenecek kadar sınırlı, hikmetli işler yapar.”

Üstad Said Nursi bu ayetin tefsirinde, kendisi Kürt olduğu ve Kürt Milleti çok muhtaç bulunduğu halde, Risale-i Nurun Türkçe yazılması bahsinde, ileride Kürtçeye tercüme edileceğini veya Kürtlerin Türkçeyi öğreneceğini bildiriyor. Evet, Risale-i Nur, Kelam ekolü de olsa, bir insana imtihan kapısını açacak kadar net mizanlar ve mesajlar içeriyor. Kur’an meali değildir, fakat Kur’an’ın konularının Türkçede yeniden kompoze ve inşa edilişidir.

5. Ayet: “And olsun, (büyük insani bir hakikat olarak) biz, Musa’yı, ayetlerimiz (bilgi ve belgelerimizle) kavmini karanlıklardan nura çıkar diye elçi peygamber olarak onlara gönderdik.  Onlara Allah’ın azap günlerini hatırlat, dedik. Muhakkak bu azap günlerinde çok sabredip şükredenler için nice İlahi belge ve bilgiler vardır.”

Burada Musa’dan maksat bütün elçi peygamberler ve kavim (milletten) maksat bütün dünya milletleri anlaşılabilir. Çünkü kendilerine peygamber gelmeyen hiçbir millet yoktur, sürgün ile katliamlara maruz kalmamış hiçbir millet de yoktur.  Fakat bu 5. ayet açıkça, Yahudi milletinin maruz kaldığı yirmi sürgün ve katliamları anlatıyor. İşarî olarak da Kürtlere bakar. Çünkü onlar da çok sürgün ve katliamlar gördüler.

6. Ayet: “Bir vakit Musa, milletine dedi: Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizi zalim Firavun milletinden kurtardı. Onlar size çok kötü bir azap tattırıyorlardı. Erkeklerinizi öldürüyor, kadınlarını fuhuş için yaşatıyorlardı. İşte bunda, sizi zıtlarla terbiye eden Rabbinizden çok büyük bir bela ve imtihan var.”

7. Ayet: “Hani Rabbiniz bildirmişti: Eğer şükredip memnun kalırsanız nimetimi size çok artıracağım. Eğer nankörlük ederseniz işte bakın azabım çok şiddetlidir.”

8. Ayet: “Ve Musa (bütün insani peygamberler) de ki: Ey milletlerimiz, eğer siz ve yeryüzündeki herkes nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz Allah trilyonlarca galaksisi olan (Gani), başarılı (Hamid), sonsuz ve aşkın bir varlıktır. Sizin şükrünüze ihtiyacı yoktur.”

5.,6. ve 8. Ayetlerde üç Musa ismi geçti. 5 ve 8’de, şeriat sahibi bütün peygamberler manasındadır. 6. Ayette ise Yahudilere gelen özel bir Peygamberdir. Nitekim sekizinci ayette, bütün yeryüzündeki herkese hitap ediyor. Sonsuz nimetlere rağmen nasıl nankörlük edersiniz, ey insanlık diyor.

9. Ayet: “O çağların peygamberi dedi ki: Sizden önce Nuh, Ad ve Semud milletlerinin haberi ile Allah’tan başka kimsenin onları bilmediği sonraki nesillerin haberi size gelmedi mi?”

Burada Nuh kavmi, yerleşime ilk açılan Orta Doğu milletleridir. Ad, Batı milletleridir. Semud da Doğu milletleridir. Bu tespit, Kur’an’ın ayet dizaynından çok net olarak anlaşılıyor. Ayrıca bu üçü hakkında ne tarihi ne de arkeolojik hiçbir veri bulunmuş değildir. Allah’tan başka o gün itibarıyla kimsenin hiç bilmediği ve haklarında veri olmayanlar ise, 20. ve 21. asrın insanlarıdır. Evet, bunları hiç kimse önceden tahmin etmediği gibi, bunlar henüz tarihe ve arkeoloji bilimine de geçmiş değiller.

“Cemaat ve grup tarzında örgütlenen bu sonraki nesillere; cemaat olarak örgütlenen peygamberleri (mesaj taşıyanlar) onlara açık ve net belge ve bilgilerle geldiler. O asırların insanları elleriyle onların ağzındaki sözleri geri tıkattılar. Onlar dediler ki, biz sizin bu mesajınızı inkâr ediyoruz. Bizi kendisine çağırdığınız Allah hakkında da kuşku verici bir şüphe içindeyiz: Yani:”

“Biz mesaj ve anlam kabul etmeyen nihilistleriz ve Allah hakkında da agnostiğiz” dediler. İlginçtir kuşku verici şüphe deyimi 572 ediyor. Diriliş ve dini semboller demek olan ba’s ve şeair kelimeleri de her birisi yine 572 ediyor.

10. Ayet: “Grup halindeki elçileri dediler ki: ‘Gökleri ve yeri (metafizik ve fizik her şeyi) canlı ve yazılımlı (fıtrat üzere) yaratan Allah hakkında şüphe mi olur.? Allah, sizin varoluş ve hayat yolculuğunda oluşan eksiklerinizi bağışlamaya ve sizi belli bir süre daha yaşatmaya çağırıyor.’

“O çağdaşlar, siz bizim gibi düz insan olmaktan başka kişiler değilsiniz, bizi atalarımızın hayat tarzından alıkoymak istiyorsunuz, bize açık ve otorite bir delil getirin, dediler.”

Kur’an’da, karşı taraf, genellikle peygamberlerden ayet (mucize) getirmelerini istiyorlardı. Burada ise, mucize değil de, otorite, açık bir delil istiyorlar. Evet, çağımızda artık mucize iş görmüyor. Artık bilimsel ve ahlaki deliller geçerlidir. Otorite ve güçlü delil demek olan sultan kelimesi, 150 ediyor. İsa kelimesi de 150 ediyor. Evet, çoğu yanlış anlaşılan ve gericilik haline gelen eski dinlerden ziyade şeriatlar üstü olan İsa ve İncil’in, ahlak ve maneviyata dayalı olan mesajı bu çağdaşlarda iş görebiliyor. Aslında Hristiyanlık da özünde 12 Havariden oluşan bir grup peygamberliğidir. İsa’nın kendisi ise sıradan bir peygamber değildir. O, canlı bir vahiydir. (4/171= 19*9). Çok ilginçtir: Elçiler onlara dedi, cümlesi 12 harftir.

Bu 10. ayette geçen ibadet kelimesi, sevap için yerine getirilen ritüeller demek değildir. Hayat tarzı demektir. Nitekim ibadet kelimesinin birinci manası budur.

11. Ayet: “Elçileri onlara dediler ki: Evet, biz sizin gibi düz insanlarız. Fakat Allah, kullarından yani ona entegre olanlardan dilediğine tatlı güzel mesajlar verir. Allah izin vermeden bizim İsa gibi otorite bir mucize getirmemiz, asla mümkün değildir. Biz iman ehli, sadece Allah’a tevekkül ederiz. İşlerimizin yönetimini ona bırakırız.”

Burada bu grup peygamberler, bu cevapla, "Evet, biz mucize getiremiyoruz. Ama çok net bilgi ve belgeler getiriyoruz." demiş oluyorlar.

12. Ayet: “Neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki, O, bize, doğru ve ebediyete varan yolların usul ve yöntemlerini bize vermiştir. Dolayısıyla, tevekkül edenler sadece ona tevekkül etmelidir.”

13. Ayet: “Allah’ı ve manevi değerleri inkâr edenler, o elçilerine dediler ki: Biz sizi ya hapis veya sürgün ile memleketimizden, toplumumuzdan çıkaracağız. Veya bizim milletimize (inanç biçimimize) dönersiniz. Bunun üzerine Allah, o elçilere vahiy etti ki: Ben, dengesiz olan bu zalimleri kesinkes yok edeceğim.”

14. Ayet: “Ve onlardan sonra sizi bu memlekette kesin yerleştireceğim. Bu vaat, Allah’ın diyalektik konumundan çekinen ve onun azabından çekinenler içindir.”

Allah'ın konumu, göründüğü nokta demektir. Allah, ya zıtların Hak denilen dengesi içinde görünür veya nadiren de olsa, zıt varlık üzerinden kendini gösterir. Yani savaş gibi iki zıt tarafın çatışmasında kendini gösterir.

15. Ayet: “O kafir taraf, savaşı biz kazanacağız dediler. Fakat bütün zorba inatçı kişiler hep hayal kırıklığına uğrar.”

16. Ayet: “Zorba ve inatçı olan onların reisi için, hayal kırıklığından sonra cehennem var. Orada sürekli olarak ona irinli su içirilir.”

17. Ayet: “O kişi, o suyu yudumlar; fakat bir türlü yutamaz. Ve her taraftan ona ölüm hücum eder. Fakat bir türlü de kurtulup ölmez. Bunun da ardından çok kalın kaba bir azap ona olacaktır.”

Kaba kalın azap manasına gelen Galiz kelimesi, 1940 ediyor. Evet, kaba ve kalın insanlara böyle bir azap gerekiyor. Nitekim bunlar, kaba bir değer olan materyalizmden başka hiçbir değeri kabul etmediler.

18. Ayet: “Rablerinin bilinçli diyalektik sistemini inkâr eden bu kafirlerin yaptıklarının misali, çok şiddetli fırtınalı bir günde olan bir kül ki rüzgâr onu darmadağın eder. Dolayısıyla, kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamıyorlar. İşte en büyük sapma ve en büyük kayıp budur.”

19. Ayet: “Bilimsel olarak görmedin mi? Allah, gökleri ve yeri hak ve dengeli bir yazılımla yaratmıştır. Allah dilerse siz ey insanlar, sizi giderir ve yeni bir halk getirir.”

Bütün Kur’an’da görmedin mi kalıbı, bilimsel olarak, bilmedin mi demektir. Çünkü bu kalıbın ardında anlatılanlar, görülecek şeyler değildir.

Bu 19. Ayet, bir hesaba göre 57 harftir. (19*3)

20. Ayet: “Ve bu değiştirme işi Allah’a hiç zor değildir.” 

Evet, 20. asırda böyle bir değişimi insanlık yaşadı. Ve buna işareten bu cümle müstakil bir ayet olmuştur. Halkın Cedid kelimesi, 751 ediyor. Buna vurgu yapan zalike kelimesi de 751 ediyor. Ayrıca bu 20. Ayet, 19 harftir.

21. Ayet: “Bu asırda (ve ahirette) bütün insanlar meydana çıkarlar. Zayıflar, kibirli başkanlarına derler ki: ‘Siz bizden az da olsa Allah’ın azabından bir şey giderebilir misiniz? O kibirli reisler de cevaben derler ki: Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi, biz de size gösterirdik. Artık iş işten geçmiş, sabırsızlık da göstersek sabır da göstersek bizim bir kurtuluşumuz yoktur.”

Zayıflar kelimesi şeklen yani Kur’an’daki yazılışı, 988 (19*52) ediyor.

22. Ayet: “Ve iş işten geçtikten sonra Şeytan der ki: Allah, karşılığı hak olarak var olan bir söz size verdi. Ben de size bir söz verdim. Fakat sözümde durmadım. Ben asla sizi zorlamadım, sadece çağırdım. Siz çağrıma cevap verdiniz.  Artık beni kınamayın; kendi nefislerinizi kınayın. Ben sizi kurtaramadığım gibi siz de beni kurtarmazsınız. Ben sizin, daha önce beni Allah’ın diyalektik ortağı bilmenizi asla kabul etmedim. Asıl şeytan ben değilim, sizin dengesizliğinizdir. Hiç şüphesiz, dengesizler için acıklı bir azap olacaktır.”

23. Ayet: “Bu dengesizlere mukabil, tam iman edip yararlı işler yapanlar, kendilerini zıtlarla terbiye eden Rablerinin izniyle altlarında nehirler akan cennetlere sokulurlar. Orada onların sloganı ve selamı denge, denge; barış, barış sözüdür.”

Bütün bu gelişmelerin asıl sebebi, 20. ve 21. Asra has olan olumlu veya olumsuz fen bilimleri algısıdır. Şöyle ki:

24.Ayet: “Görmedin mi? Allah nasıl bir misal veriyor: İyi, hoş söz ve ilke (bilimler ve felsefeleri) örneği, iyi ve hoş bir ağaç örneğidir ki, kökü yerde sabittir. Dalları ise gökte (yukarıda) yayılmıştır.”

25. Ayet: “O ağaç, her şeyi diyalektik yaratan Rabbinin izniyle her zaman yemişlerini verir. Allah insanlar için böyle misaller verir ki değerleri, mesajı ve dersi alsınlar.”

26. Ayet: “Habis (pis) bir söz ve ilkenin misali ise, yerin hizasından kökleri kazınmış, asla kararını bulamayan pis bir ağaç misalidir.”

Bu 26. Ayet (13*2) aynı zamanda 13 kelimedir. Karar kelimesinin değeri, tenvinle birlikte 551 (19*29) ediyor. 29 sayısı da 29 harflik alfabeyi ve bilimleri sembolize ediyor. Kur’an’da mesela Saffat Suresinde, bu olumsuz, materyalizme yenilmekle negatifleşmiş bilimler ve felsefeleri, zakkum (çok zehirli) ağaç olarak geçiyor.

27. Ayet: “Allah, dünyada ve ahirette kavl-ı sabit ile iman edenleri, sabit ve kararlı kılar. Dengesizleri ise saptırır. Her iki taraf da hakkettiklerinden, Allah dilediğini yapar.”

Sağlam kararlı söz ile demek olan bil-kavlis-sabiti kelimeleri, 1102 (19*58) ediyor. 

Kavl-ı sabit insanın varlık ve hayat absürt ve anlamsız değildir, sonsuz manalar ve nimetler veren birlik sahibi bir yazılımdır, demek oluyor. Evet, bu söz her şeyi sabit ve ayakta tutar. Bunun zıddı, ‘Varlık ve hayat anlamsızdır, kaos ve karanlıktır, asla hakikat olamaz’ sözüdür. Ayetin sıra numarası, bu farkın 27 bölüm olan İncil’de ve İsa’da çok rahat fark edilebileceğini bildiriyor.

28. Ayet: “Bilimsel olarak görmedin mi? Allah’ın sonsuz nimetlerine anlamsız deyip nankörlük olarak işi tersine çevirenleri ve dolayısıyla milletlerini yokluk yurduna oturtanları bilmedin mi?”

29. Ayet: “O yurt, ona yaslanacakları cehennemdir. Ne kötü bir karar kılma yeridir.”

Bu ayette geçen El-Karar kelimesi, 532 (19*28) ediyor. Evet, cehennemde yerleşmek, uç bir durumdur. Evet, 28 sayısı, ondalık sistemin binlik durağıdır.  Bu son basamaktır. Araplarda final sayı sayılır.

30. Ayet: “Allah için, benzer putlar yaptılar. Onun yoluna zıt ideolojiler ve fikirler edindiler:” 

Ekonomi ile, Milliyetçilik ile, Devletçilik ile biz kalkınacağız dediler.  Evet, putlar demek olan endaden kelimesi, altı harftir.

“Sen vahiy dili ile de ki: Bunlarla yaşayın, fakat son durağınız, sosyal acı ve fakirlik ateşidir.”

31. Ayet: “Sen yine vahiy dili ile, iman eden kullarıma de ki: ‘Onda hiçbir alışverişin, dostluk ve torpilin geçmediği bir gün gelmeden dünyada namazı ikame etsinler, açık ve gizli olarak nafaka versinler.”

Evet, güven ile bireysel ve toplumsal denge ile özgür bir ekonomi, dünyada tam kurtuluş yoludur. Bu üçü yani iman, namaz ve infak olmadan diğer ilkeler fayda sağlamaz. İman, güvenliği sağlar; namaz, bireysel dengeleri sağlar. İnfak, toplumsal dengeleri sağlar. Namaz demek olan Es-salat, el takısı ile beraber, 161 eder. İnsan kelimesi ile eşit olur. El takısı olmadan 132 eder. Kalp kelimesiyle eşit olur. Demek namaz, hem insani, bedeni hem ruhani, kalbi görevleri içeriyor. Namazı kuru bir ritüel sananların kulakları çınlasın. Ayrıca salat kelimesi, bireysel ve toplumsal görevler manasına gelir.

 Bir de doğal ilkeler ve işler yapmak lazımdır; bu gelen 32. ayetin vurguladığı gibi.

32. Ayet: “Allah, yeri ve gökleri (soyut-somut her şeyi) fıtrat üzere yaratmıştır. Gökten bir su indirmiştir: Onunla sizi tam besleyen nice ürünler çıkarmıştır. Ticaret ve seyahat için denizde yüzen gemileri emrinize vermiştir. Ve nice nehirleri de emrinize vermiştir.”

33. Ayet: “Güneşi ve ayı da peş peşe olarak emrinize vermiştir. Size gece ve gündüzü yine musahhar etmiştir.”

Bu ayet, Müslümanlara diyor ki: Bütün dini faktörlerden ayrı olarak ekonominizi de bilimsel çalışmanızı da hayat felsefenizi de diyalektik ve gelişmeye yönelik kurun.  Bunu hem de sürekli kılın ki hayatın her alanında zirve olasınız.

34. Ayet: “İşte ey insanlar, bu diyalektik sistem üzere Allah istediğiniz her şeyi size vermiştir. Ve her alanda sizi zirve yapmıştır. Nitekim Allah’ın nimetlerini sayarsanız bitiremezsiniz. Buna rağmen insan- oğlu çok zalim ve çok nankördür.”

Allah’ın nimetleri ifadesi 627 (19*33) ediyor. Evet, Miladi bu tarihte Müslümanlar hem madden hem manen nimetler içinde yüzdüler. Fakat şükretmediler. Nitekim henüz otuz sene geçmeden birbirini öldüresiye yok etmeye çalıştılar. Çünkü, ataları İbrahim gibi diyalektik davranamadılar; İlahi ilim gibi sonsuz soyut değerleri bilmediler.

35. Ayet: “Bir vakit İbrahim, ey Rabbim bu memleketi (Arabistan’ı) güvenli bir yurt yap. Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut, dedi.”

36. Ayet: “Ey Rabbim, bu dişil putlar, insanların çoğunu saptırmış. Artık bu insanlardan kim benim gibi dengeli bir muvahhit olsa, o bendendir. Kim de bana isyan ederse şüphesiz sen Gafur ve Rahimsin.”

37. Ayet: “Ey bizim Rabbimiz, ben zürriyetimin bir kısmını, ekini olmayan bir vadiye (çöle), içinde her türlü günahın yasak olduğu saygın evinin yanına yerleştirdim. Ki namaz kılsınlar. Ey Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara yönlendir, onları bol ürünlerle besle ki şükretsinler.”

38. Ayet: “Bir de tam muvahhit olmaları için şunu bilsinler: “Ey Rabbimiz, sen bizim gizli açık her şeyimizi biliyorsun. Ne yerde ne gökte hiçbir şey sana gizli kalmaz.”

Bu 38. Ayetten (19*2) anlaşılan Hz. İbrahim, zirvelere bakan 19 sistemini ve bunun diyalektiğini biliyor. Ve insanların tam manasıyla muvahhit olmaları için Allah’ın sonsuz ilim olduğunu bilmeleri gerektiğini de biliyor. Fakat çoğu insan, bunu anlamaktan kısa kalacağını bildiği için ‘Ey Rabbim, sen yine de Gafur ve Rahimsin’ diyor. 

39. Ayet: “O Allah’a hamd ve başarı tebrikleri olsun ki, çok yaşlı olduğum halde sen bana İsmail ve İshak’ı verdin.  Muhakkak Rabbim bütün duaları işitir.”

40. Ayet: “Ey Rabbim, beni ve zürriyetimden bazılarını tam namaz kılanlardan yap. Ey Rabbimiz sen benim duam olan yeryüzü hakimiyetini o zürriyetime nasip et.”

Burada kıssadan hisse, İsmail, Abbasi İmparatorluğudur; İshak da Osmanlı İmparatorluğudur. İbrahim ise, İslam dinidir. Evet, İslam ve İbrahimi dinler yaşlı sayılır. Ayrıca bu isimler tarih değiller. Nitekim birinci mana budur denilebilir. Bununla beraber gençleşebilir. Evet, Kur’an’ın gençliği ile Araplar ve Türkler eski devletlerine kavuşabilirler.

41. Ayet: “Ey Rabbimiz (ey bizi zıtlarla terbiye eden), hesabın kurulduğu gün beni, ana babamı ve müminleri bağışla.”

Bu yedi ayetle İbrahim’in sözü burada bitiyor. Gerisi, surenin sonuna kadar Hz. Muhammed’e gelen vahiydir. İbrahim, etimolojik olarak, şefkatli baba demektir. Aslı Eb-Rahimdir.

42. Ayet:Ve ey Muhammed, sakın Allah’ı, o zalim ve dengesizlerin 20. Asırda yaptıklarından habersiz sanma. Allah, gözlerin dışarı fırlayacağı bir gün için onları erteliyor.” 

Bu son cümle tenvinle beraber 1945 ediyor. Bu ise 2. Dünya Savaşı tarihidir. Evet, Üstad Said Nursi, "Avrupa, semavi dinlere çok zulmettiğinden ve tam dengesizlik olan materyalizme battıklarından o acıklı belalar başlarına geldi." diyor.

43. Ayet: “Onlar Propagandacılara koşarak giderler. Başlarını dik tutarlar. Gözlerini kapatamazlar: Gönülleri ise bomboştur.”

Kadim tefsirler, bu ayetteki nitelikleri ahiret için anlamışlar. Ama bağlam ve kelime seçimleri, bunların dünyada olduğunu bildiriyor.

44. Ayet: “Ey Muhammed, sen insanlığı özellikle 20. Asrı uyar. O gün ki, ölüm azabı onlara gelir. O dengesizler, ‘Ey Rabbimiz, bize kısa bir mühlet ver, çağrına uyalım, Peygamberlerinin ardından gidelim, derler. Onlara cevaben ‘Siz daha önce bize asla zeval yoktur, diyenler ve yemin edenler değil miydiniz? Denilir.

Ayetin sıra numarası 44 rakamı ve zeval kelimesinin sayısal değeri olan 44 sayısı, materyalizmin ve güç zehirlenmesinin sembolüdür.

“Ey Rabbimiz, bize kısa bir mühlet ver” ifadesi, 1492 ediyor. (Miladi 2071)

45. Ayet: “Onlara: ‘Siz ey zalimler, kendilerine zulmedenlerin kadim yurtlarında kaldınız. Onlara ne yaptığımızı biliyorsunuz. Ayrıca, size çok ibretlik misaller verdik’ denilir.”

46. Ayet: “Bu zalimler inananlara karşı çok büyük tuzaklar kurdular. Onların tuzaklarıyla dağlar kaysa (devletler yıkılsa) da Allah onların tuzaklarını kendi katında kaydediyor.”

47. Ayet: “Ey Muhammed, sakın Allah’ın, elçilerine verdiği sözde durmayacağını sanma. Muhakkak Allah, Azizdir, sonsuz güç sahibidir; intikam sahibidir.”

İntikam ya aynı cezayı vermek veya onların yaptığı yanlışın lezzetini, o yanlışı yapanların boğazında tıkatma demektir. Yoksa Allah, insanlardan etkilenmez. Dünyada intikam almazsa da ahirette alır.

48. Ayet: “O günü düşün ki, yer, başka bir yerle, gökler, başka göklerle değiştirilir. İnsanlar, sonsuz birlik ve güç sahibi olan Allah için ortaya çıkarlar.”

Bu ayet, dünyamız diriliş için dar değil midir? gibi bir soruya cevap veriyor. Çünkü dünya başka bir küre ile değiştirilecektir.

49. Ayet: “Suçluları göreceksin, ikişer üçer kelepçelerde bir arada dizilecekler.”

50. Ayet: “Elbiseleri petrolden olacak. Yüzleri ateş aleviyle örtülecektir.”

51. Ayet: “Allah böylelikle, her nefsin (canın) ne kazandığını ona öder. Muhakkak Allah, çok çabuk hesap yapandır.”

Bu ayet 38 harftir (19*2). Muhakkak Allah çok çabuk hesap yapandır, cümlesinin sayısal değeri, şedde ile beraber 608 (19*32). Bu ise, Kur’an’ın sonsuz ihtimaller içeren 19 Mucizesine bir göndermedir.

52. Ayet: “Bu Kur’an, insanlar için, özellikle 20. Asırda olanlara bir tebliğdir. Ki onunla uyarılsınlar. Allah’ın sonsuz ve bir olduğunu bilsinler. Ve öz akıl sahipleri mesajı alsın.”

Ayetin tamamı, 57 harftir (19*3).  Ayet dört cümledir. İlk cümle, 1911 eder. Son üç cümle, 2432 (19*128) ediyor. İlahi sistemin finalini bildirir.

Bu surede yapılan hiçbir yorum keyfi ve indi değildir. Ayetlerin ve cümlelerinin bağlamından, kelime seçimlerinden, sayısal değerlerden özellikle fen ilimlerinden elde edilmiş, saf, verimli birer mesajdırlar.

30.06.2026

Bahaeddin Sağlam