Mezopotamya, İran ve Mısır medeniyetleri Ortadoğu’da, Anadolu ve Yunan medeniyetleriyse Ortadoğu’nun
tam sınırında kuruldu. Persler, Bizans, Abbasiler, Emeviler, Selçuklular, Eyyubiler, Memlukler ve Osmanlılar
Ortadoğu imparatorluklarıdır. Bugün terör ihraç eden Ortadoğu, tarihte insanlığı aydınlattı. Zirvede olan
milletler yok olabildiği veya gerileyebildiği gibi medeniyetlerin beşiği olan coğrafyalar, medeniyetten hiç
nasibini almamış yerlere dönüşebiliyorlar. Yani coğrafya kader değildir. Milletlerinde kaderi aynı fertler gibi
gayrete, çalışmaya ve iyi yönetime bağlıdır.
Haçlı seferleri ve Moğol istilasından Tanzimat’a kadar altı yüz yıllık dönemde Ortadoğu halkları Türklerin
egemenliğinde huzur içinde yaşadılar. Tanzimat, Osmanlı devletinin klasik yapısıyla ayakta kalamayacağını,
sürekli zayıflayarak tükendiğini fark eden Osmanlı bürokrasisinin, dış güçlerle mutabık kalarak oluşturduğu
kurtuluş reçetesiydi.
Tanzimat devletin merkezileşmesini hedefliyordu. Artık Osmanlının erkek vatandaşlarının hepsi askere
gidecek ve vergi ödeyecekti. Açılacak mekteplerde eğitim Türkçe olacaktı. Tanzimat cinin şişeden çıkmasına
neden oldu. Vergi ödememeye ve askere gitmemeye alışan halklar bu uygulamalara direndiler. Devlette
kararlı olunca isyanlar birbirlerini izledi. Bazen biri bitmeden diğeri başladı. İsyanlar, Fransız devriminden
doğan fikirlerin yayılması ve misyoner okullarının faaliyetleri, azınlıkların eski düzene dönme taleplerini
bağımsızlık arzusuna dönüştürdü.
Devlet Batıya karşı o kadar aciz durumdaydı ki misyoner okullarının şer merkezleri olduğunu biliyor ama
açılmasını engelleyemiyordu. 2. Abdülhamit döneminde seferberlik halini alan okullaşmanın amaçlarından
biri de misyoner okullarıyla mücadele etmekti. Tanzimat’tan 1. Dünya Savaşına kadar olan dönemde
Ortadoğu tarihte olmadığı kadar canlıydı, halklar ayaktaydı, bölge tabiri caizse fokur fokur kaynıyordu.
Batılıların sömürgeleştirme politikası olmasaydı Osmanlı gevşek bir federasyona dönüşebilirdi, Ortadoğu
halkları; Balkan ulusları ve/veya Doğu Avrupa halkları (Avusturya İmparatorluğu yıkıldıktan sonra olduğu)
gibi devletlerini kurabilirlerdi. Fakat 1830 senesinde Fransa’nın Cezayir’i sömürgeleştirmesiyle başlayan
süreç Birinci Dünya Savaşından sonra Irak, Suriye, Hicaz ve Yemen’in yani Arapların ekseriyette olduğu son
Osmanlı topraklarının da sömürgeleştirilmeleriyle son buldu.
Batılılar okullarda, üniversitelerde, basında, camilerde kısaca her yerde ve her fırsatta, Türkleri kötülediler.
‘’Türkler Arapları yüzlerce yıl sömürmüşler, cahil bırakmışlardı. Arapların geri olmasının nedeni Türklerdi.
Avrupalılar beraberlerinde medeniyet, ilim ve teknolojiyi getirmişler, halkların kendi ayakları üzerinde
durmalarına yardımcı oluyorlardı.’’ Bazı ülkelerde yüz otuz yıl bazı ülkelerde kırk yıl süren bu propaganda
çok etkili oldu. Araplar Türk düşmanı oldular.
Sömürmek faaliyeti doğal olarak sömürülenin sömürene tepki duymasıyla başlar düşman olmasıyla son
bulur. Sömürgeciler sömürdükleri devletlerde azınlıkları kullandıklarından sömürünün bir diğer sonucu
Ortadoğu halklarının birbirlerine düşmanlaşması oldu. Haddizatında düşmanlaşma misyoner okullarıyla,
misyoner okullarının açıldığı yerlerde konsolosluklar kurulmasıyla başlamıştı. Fatımiler yıkıldıktan sonra
yüzyıllarca barış içinde yaşayan etnik, dini ve mezhepsel gruplar Tanzimat’tan sonra aralıklı da olsa çatışma
halindeydiler.
Bunların üzerine Batılılar Arap topraklarının tam göbeğinde İsrail’i kurunca ve İsrail kendisine saldıran altı
Arap devletini yenince Türklere, Batılılara, Yahudilere ve azınlıklara düşmanlık içeren bir tepki hareketi olan
Arap milliyetçiliği popüler oldu. 1948 savaşında İsrail’e yenilen Arap devletlerini idare eden hanedanları da
savaşa katılmayan yani kardeşlerini İsrail’in karşısında yalnız bırakan Arap devletlerini idare eden
hanedanlarda itibarlarını kaybettiler.
Milliyetçiler Batı düşmanı olduklarından aynı zamanda sosyalisttiler. 1957 senesinde İsrail, İngiltere ve
Fransa’ya karşı kazanılan Süveyş Kanalı zaferi Nasır’ı bütün Arapların lideri yaptı. Araplar ilk kez kaybettikleri
bir savaşı diplomasi sayesinde zafere dönüştürdüler. 1952 yılında Mısır’da başlayan milliyetçi devrim bu
zafer sayesinde Irak, Suriye, Yemen ve Libya’da devam etti. Bağımsızlığını kazanan eski sömürgelerde de
doğal olarak milliyetçiler iktidara geldi. Milliyetçi dalga o kadar güçlüydü ki Mısır, Suriye, Yemen ve Gazze,
Nasır’ın başkanlığında Birleşik Arap Cumhuriyetini kurdular. Irak’ta bu birliğe katılmak için başvurdu.
Milliyetçi subayların ihtilal yapmasını engellemek için ABD Lübnan’ı, İngiltere Ürdün’ü işgal etti.
Halk kitlelerinin desteğine, Sovyetlerle kurulan ilişkilere ve ordular kontrollerinde olmasına rağmen
milliyetçiler başarılı olamadılar. Zira hiçbir hazırlıkları yoktu. Devletin başına geçenlerin büyük çoğunluğu
askerdi. Ekonomiden, ticaretten diplomasiden bihaberdiler. Sömürgeci devlet ve destekçileri çekilince
sömürü biteceğinden hızla kalkınacaklarını düşünüyorlardı. Oysa çekilenler o ülkelerin tüccarları,
sanayicileri, akademisyenleri kısaca kaymak tabakasıydı.
Özel sektöre ait ne varsa kamulaştırdılar. Kamu kuruluşlarının başına askerleri getirdiler. Şirketleri kışla ve
ordu gibi idare edince ortaya verimsiz, karsız, rekabet gücü olmayan, üretkenliği çok sınırlı ekonomiler çıktı.
Mısır 1950 senesinde hangi göstergeye bakarsanız bakın Türkiye’nin otuz yıl önündeydi. 1960 senesinde ise
otuz yıl geriye düşmüştü. Diğer memleketlerin hali daha da kötüydü.
Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulduktan üç buçuk yıl sonra dağıldı. 1967 mağlubiyeti kitlelerin milliyetçi
düşünceden siyasal İslam’a yönelmesinin miladı oldu. Zira Araplar ekonomik sıkıntılara ‘’İsrail’i yeneceğiz.
Ordumuzu güçlendiriyoruz. Paraları modern ve etkili silahlara harcıyoruz’’ düşüncesiyle katlanıyorlardı. İsrail
Arapları kolaylıkla yenince halkların hayal kırıklıkları büyük oldu. Kitleler siyasal İslam’a yönelirken,
idealizmlerini kaybeden ve halklarından yabancılaşan elitler yolsuzluklara boğularak yozlaştılar.

