Piyasalar

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI, DOĞAL HAYATIN KORUNMASI, SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE VE KALKINMA

Punto:

Küresel ısınma evrensel bir tehdit olarak ülkelerin ortak çalışmasını zaruri kılan bir konu olarak tebellür ediyor. Küresel ısınma ve yaşanan iklim değişikliği ülke kalkınma politikalarının yekdiğerinden ayrı olmasını artık dünya için bırakınız lüks olmayı insanlık suçu sayılmasını gündeme getiriyor.  İklim değişikliği ile birlikte afetler ülkeleri global olarak tehdit ediyor; bir yanda kuraklık yahut seller diğer yanda sıcak dalgası başka felaketlere de mesela orman yangınlarını artıran bir özelliğe sahip oluyor. Bu anlamda bütün bir Akdeniz ülkelerini bir araya getirecek bir eylem planına ihtiyaç olduğu açık. Türkiye komşuları ve bütün Akdeniz çevresindeki ülkelerle küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine ortak bir eylem planını hayata geçirecektir önünde sonunda.

Petrol kömür doğal gaz gibi fosil yakıtlara bağımlılığı sürdüren bir enerji kullanımından alternatif enerji kaynaklarına geçişin yeni teknolojilerini geliştirmeliyiz.

Susuzluk

Su kıtı bölgeler

Taşkınlar

Yoğun yağış

Su tablası seviyesinde değişim

Yer altı sularında değişiklikler

Nem döngüsünde problemler

Islaklık süresi

Aşırı sıcaklar

Deniz suyu baskını

Rüzgâr (kum, yağmur, tuz, fırtına taşınmaları)

ÇÖLLEŞME

EROZYON

GÖÇ

Ötrofikasyon

Çökmeler, zemin kabarması

Gıda krizi

Açlık

Seller

Deniz seviyesinin yükselmesi

Yurtlarından koparılan sığınmacılar

Dünya mülteci krizi

Türkiye’nin uluslar arası göçmen kampı yapılması

Mülteci sorununun tıpkı küresel ısınma ve iklim değişikliği, açlıkla mücadele, pandemi, vb gibi ülkeler arası işbirliği ile çözülebilmesi ve dünya mülteci krizinin uluslararası politika ile çözümlenmesi yerel bazda alınacak tedbirlerle örtüştüğünde azami faydaya ulaşacağı tabiidir.

Ekosistemin korunması

Ormanların tahribi

Yangınlar

Doğal çevrenin bozulması

Turizm, şehirleşme, yollar,

Sulak alanlar

Zehirli atıklar

Aşırı avlanma

Atmosferin kirliliği

Canlı yaşamının tükenişi

Canlı türlerinin azalması

Rayoaktif Kirlilik gibi konular gerek ülke içindeki, gerek ülkesel olarak, gerekse bölgesel geniş ekosistem dengesi içinde işbirliği ve eşgüdüm çerçevesinde, doğa ile inatlaşmadan akıl ve bilimin ışığında ele alınması gereken konulardır. Bu bakımdan Türkiye için kafa yoran her Hareket, başta kendi insanımız ve doğal çevremiz olmak üzere bütün bölgemizi ve insanlığı ilgilendiren yukarıda ana başlıkları sayılan konularda ülkesel politikalarını insanlıkla paylaşmayı taahhüt etmelidir.

Ancak şurası bir gerektir ki, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli(IPCC)nin 4. Raporunda da altının çizildiği gibi: iklim krizi kapıdadır ve bunun sebebi doğal küresel ısınma ile ortaya çıkan sorunlardan ziyade insan faaliyeti ile ortaya çıkan iklim değişiklidir. Sanayileşmiş kuzey ülkeleri hayli zamandır gerçekleştirdikleri küresel hâkimiyetlerini sınırsız fosil yakıt kullanmaya borçludurlar. Hâlbuki sera gazı emisyonunda onlar kadar sorumluluğu olmayan güney ülkeleri özellikle de Akdeniz iklim kuşağındaki ülkeler çok daha büyük sorunlar yaşamaktadırlar. Son on yılda ortaya çıkan hortumlar, fırtınalar, sıcak dalgaları ve özellikle orman yangınlarını tetikleyen yüzey ısınması sorumsuzluk, kötü niyet ve terör gibi tehditlerle de birleşince altından zor kalkılan felaketlere yol açmaktadır. Bu yeni ve âni gelen bir vak’a gibi çarpıcı gelişmeler sadece doğal hayatın bozulması ve çevre felaketleri yaşanmasına değil toplumsal travmaya da yol açmaktadır. Orman yangınları karşısında aciz duruma düşen siyasal iktidarlar ve kamu çarkı ne yazık ki daha büyük bir felaket olan ve iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı sıcaklık artışlarının kümülatif deprem frekansına katkı da bulunabileceği yeni büyük depremler karşısında kim bilir ne çaresiz kalacaktır. Türkiye’nin beklenen millî iktidarı, afet riskinin azaltılması yönünde çalışmalara öncelik verecek, ulusal bir farkındalık projesi oluşturacak, risk bilgilerinin afet riski azaltma politikalarına entegrasyonunu temin edecek, afet riski yönetişimini güçlendirecektir. Afetler karşısında kamu ve özel sektörün, merkezi idare ile yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları yasal olarak belirlenecek, sektörel bazda arazi kullanımının doğruluğu sağlanacak, şehir planlaması, tarihî dokunun korunması, şehirlerin irileşmeden gelişmesi ve çevre kentlerle takviyesi, tarım kentleri ile kırsal kesimden megakentlere olan ve çarpık kentleşme ile birlikte de yönetilemez bir göç trafiğinin yaşanmasının önüne geçilecektir. Bu arada imar mevzuatı gözden geçirilecek, yapı güvenliği ile ilgili çevre-mevzuat-kaynak uyumu temin edilecek, sağlık ve güvenlik standartları yükseltilecektir. Kamu ve özel sektör, merkezi idare ve yerel yönetimler yanında STK’lar da afet riskinin azaltılmasında ve yönetişiminde söz sahibi olacaklar, halkımızın digerkamlığı ve yardımseverliği her bakımdan yönetişim anlayışımızın her daim mihveri sayılmalıdır.

Risk transfer mekanizmaları (sigorta, fon, logistik destek, finansal koruma) geliştirilecek, yapılar afete direnç noktasında kalite standardına kavuşturulacak, mevcutlar da bu Standard ayarına getirilecektir.

Tarihi doku, şehrin alamet-i farikası olan muhitler korunacak, kültür ve tabiat varlıklar, müzeler, her türlü inanç mekânları ve mabetler korunacak, kaçak yapılaşmalar kesinlikle önlenecektir. Ulusal sağlık sistemi her türlü risk faktörüne hazır olacak, afete dirençli hale getirilecek, sağlık çalışanları tam bir güvenceye kavuşturulacaktır.

Her türlü afetin toplumsal ve psikolojik zararlarını azaltmak yönünde vatandaşlar arasında ayrım yapılmaksızın sosyal refah devletinin icapları yerine getirilecek, temel sağlık hizmetleri, gıda güvenliği ve beslenme, eğitim ve barınma gibi hizmetlerin erişiminde tüm engeller ortadan kaldırılacaktır. Yoksul ve kimsesiz vatandaşlarımız afet riskinin yönetiminde baştan devletin babacan kanatları altında olacaktır.

Turizm sektörü de afet riski yönetiminde pilot uygulamalarla desteklenmelidir.

Afet riski yönetiminde yerel yönetimlerin kapasiteleri yükseltilecek, erken uyarı, tahliye, afete hazırlık ve müdahale, afet sonrası yeniden yapılanmada tüm paydaşların katılımı artırılacak, başta da yerel yönetimler önceden hazırlıklı hale getirilecektir.

Afet sonrası en hızlı bir şekilde yeniden inşada merkezi hükümet yerel yönetimlere öncülük ettiği gibi kamu politika ve eylem planlarının hayata geçirilmesinde kılavuz olacaktır.

Kuraklık eylem planları, afet risk yönetimi eylem planları, toprak ve su kaynakları koruma ve geliştirme eylem planları, kıt su kaynakları yönetim eylem planı, kirlilik kontrolü, atık yönetimi, yeşil alanların ve kent akciğerleri eylem planları, iklim değişikliğine uygun bitki ve hayvan türleri geliştirme eylem planı, emisyon azaltımı ve iklim değişikliğine uyum eylem planı, yer altı su havza ve barajları eylem planları, iklim değişikliği senaryolarına hazırlık eylem planları hayata geçirilecektir. Bütün bu eylem planlarının uygulanması sürecinde elbette ki karar verme mekanizmalarının etkinliğini ve hızını artırıcı tedbirler de alınacaktır.

Sera gazı salınımında Türkiye gereken tedbirleri aldığı gibi küresel bazda da ülkelerle işbirliğine giderek sorumlu ve sorunlu yönetimleri denetleyecek bir küresel aktivasyona da imza atacaktır. Gerek ülkemizde gerekse bölgemizde karbondioksit yutak alanları geliştirilecek, enerji tasarrufundan, alternatif enerjiye, tarım sektörünün bitkisel ve hayvansal üretim sahalarındaki küçük çiftçi desteklerine kadar bir dizi iklim değişikliği ile mücadele metodu hayata geçirilecektir. Ülkemizin bütün su havzalarında rehabilitasyon projesi güncellenecek; su ve toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi acil eylem planı uygulamaya konacaktır. Su konseyi kurulacak, su kanunu çıkarılacak ve uygun ürün deseni ve sürdürülebilir tarımsal kalkınma gerçekleştirilecektir.

Tuna’ya asırlardır atıklarını bırakan ve çevre felaketine yol açıp Karadeniz’i dolayısıyla Marmara’yı da kirletenlerin bunun hesabını vermeleri icap ederdi. Türkiye uluslar arası sular mevzuu masaya yatırıldığında nedense hep sıkıştırılan ülke pozisyonunda olduğuna vehmediyordu. Fırat ve Dicle sularının paylaşımı hep sorun oluyordu. Sanki uluslar arası sular sözleşmesi aleyhimize hazırlanmıştı.

Hâlbuki bizim de bu çerçevede değerlendireceğimiz bir Tuna konusu var. Tuna üzerine sempozyumlar, çalıştaylar hatta uluslar arası hukuk komisyonlarını toplayarak sorumlu ülkeleri ortak çevre duyarlılığına itmek gerekirdi. En azından Avrupa “kirleten öder” prensibi doğrultusunda tazminata mahkûm edilir, hiç olmazsa çevre bilinci açısından kendi suçunu itirafa zorlanırdı.  Tuna’nın daha temiz akması için bütün kıyıdaş ülkeler üzerlerine düşeni yapmak zorunda kalırlardı.

21. Yüzyılda kendi mahalli söyleyişimizde bir Türk Dünyası hayal ede duralım dünyayı tehdit eden bir kıt su kaynakları yönetimi gündeme geliyor.

Su ve toprak kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi, bütün dâvâların üzerinde bir ‘ülkü’, bir mes’uliyet ve vicdan muhasebesi fırsatı veriyor.

Kıt su kaynaklarının ne idüğü konusunda pek de tecrübe kazanmamış ülkeler ve yönetimleri, aslında 21. Yüzyılı sürdürülebilir bir insan hayatı için evrensel bir düşünceyi paylaşmalı; su kaynaklarının korunması ve geliştirilmesini birinci çalışma sahası olarak kabul etmeli, kıt su kaynakları konusunda küresel işbirliğine gitmeli ve yakın bir gelecekte ortaya çıkacak susuzlukla mücadele için program hazırlamalıydılar.

Zira yakın bir gelecekte aylarca bir bardak içecek su bulamayacak olan bölgelerin mevzubahis olacağını insanlık görmeliydi.

Yeryüzü su kaynakları sadece o kaynakların bulunduğu coğrafyada ikamet edenler açısından değil bütün insanlığın hayati varlığı olarak önem arz eder.

Dolayısıyla nerede bir su toplama havzası varsa; onun korunması, bütün gelişme teorilerinin üstünde, bütün kalkınma politikalarının ötesinde bir ehemmiyet taşımaktadır.

Böyleyken Türkiye, İstanbul’unda ve birçok havzasında yakın gelecekte kıt su kaynakları yönetimi bakımından tedbirler geliştirmesi gerekirken birkaç su kaynağını yok edecek bir projeyi tartışıyordu.

Avrupa’nın bütün atıklarını taşıyan Tuna’nın çökeltilerini Boğaz’a taşıyamadan Karadeniz’e bıraktığını biliyoruz. Fakat Kanal İstanbul’un Karadeniz’e bakan tarafı Tuna’nın bu çökelti bölgesine yakın olacağı için biyolojik varlığı tehdit eden atık suyun Kanal İstanbul’dan Marmara’ya akacağını hesap etmemiz gerekir.

Bu da zaten oksijensiz tabakaları bulunan Marmara’yı yaşamsal olarak tehdit etmektedir. Kanal İstanbul’un açılmasından itibaren beş yıl içinde Marmara Denizi’nin öleceğini uzmanlar hatırlatmaktadır.

Terkos Gölünü, Kuzey İstanbul su toplama havzalarını, Sazlıdere Barajını ortadan kaldıracak olan bu projenin bir takım emlakçıları ve inşaatçıları heyecanlandırdığı söylenebilir, İstanbul Boğazı’nı deniz trafiğine kapatıp Boğaz’a binen yükü hafifleteceği beklentisi de gündemi meşgul edebilir ama su kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi bana göre bütün sektörlerin beklentilerinin fevkinde bir mesuliyet çizgisidir.

Kanal İstanbul ile Marmara’da hayat ölecek ve koca iç deniz bir ölü deniz olacak, eski Haliç gibi kokmaya başlayacak. Kuzey ormanları ortadan kalkacak, meralar, tarımsal alanlar yok olacak, ekosistem bozulacak. Öte yandan 25 metre derinliğinde, 47 kilometre uzunluğunda 270 metre genişliğindeki kanalın İstanbul Boğazı’nı tehdit eden yüksek tonajlı büyük gemiler için geçiş sağlaması pek de mümkün gözükmemektedir. Kanal İstanbul için olumlu görüşler de gündemi bir hayli meşgul etmiş ve finans getiren bir kent olarak İstanbul, Dubai ile yarıştırılmıştır. Bu lehte görüşlerin çoğu Çin ve Arap sermayesinin kanal boyunca emlak alarak ülkeye döviz girdisi temin edeceğini ileri sürmektedirler. Fuar ve eğlence merkezi bakımından Kanal, cazibe merkezi olacaktır elbette ama bu fayda acaba su ve toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi gibi başat bir gayeden çok daha sürdürülebilir bir şey midir? Uzmanlar başkaca problemlere de işaret etmektedirler ama sadece su kaynaklarını tehdit etmesi bile tek başına en büyük problemdir. Marmara ölü deniz haline geldiğinde onu kurtarmak için kaç yüz milyar doları gözden çıkaracağınızı düşündünüz mü?

SU SAVAŞI DEĞİL SU BARIŞI

Bugün Dünya mülteci krizini çıkarıp yönetenler ve Türkiye’yi uluslar arası göçmen kampı yapmaya hamleden küresel aklın bir zamanlar Türkiye’yi iki buçuk savaş stratejisi içinde bir su savaşlarına gark etmeye niyeti olduğunu ve bu süreçte sadece ertelediğini bilmeliyiz. Su savaşlarından bir su barışına gidecek bölgesel ve evrensel hayırlı bir vazifeye adanmak dururken hem ülkemizde hem de bütün dünyada cereyan eden savaşların ve doğal kaynakları yok eden bir gelişme sürecinin ortaya çıkaracağı yeni tehditleri ve karşı tedbirlerini masaya yatırmak gerek. Bu tespitten yola çıkarak bir millî stratejiyi uygulayabilecek millî bir iktidar, AB sürecindeki tarihsel akla benzer bir aklı, yani çatışma gerekçelerini birleşme gerekçeleri yapabilen bir eylem planını emperyalizmin mağdur ettiği bütün bölge ülkeleriyle birlikte bir Su Barışı tesisine adayacaktır.

Ortadoğu’da çölün kavurduğu alınlar, bir miktar başka vahaların nemli rüzgârlarını arar; sonra tekrar toprağa secde eder, güneşin ve ayın terkibinde bir yerde kucaklaşırlar.

TSK, terörün her türlüsünü Ortadoğu’nun kadim ikliminden tamamen silmek için bir harekât başlattı. Emperyalizmin güncel versiyonu, terörü araç olarak kullanıp bölge halklarını birbirine düşman etmek ve sonra da keyfince yönetmek için bıkmayan bir ikiyüzlülük içinde.

İki büyük dünya savaşı ile doksan milyon insanın ölümüne, bir o kadarının hayatının kararmasına sebep olan çağdaş medeniyet, tek dişini de deşifre etmemize rağmen kendi coğrafyasında bir büyük birlik tesisine ama dünyanın geri kalanında da nefret ve kin tohumları saçmağa devam ediyor.

İlk denemesi Ortadoğu’nun bir su savaşına sahne olmasını temin etmeğe çalışmaktı. Bunu, Ortadoğu idraki, savaşın ancak petrolden çıkabileceği, suyun ise ateşi söndürme yetisinde olduğu şuuruyla bertaraf etti.

Ama bu coğrafyayı kendine oyun alanı seçen İngiliz Yahudi aklı durmadı. DAEŞ’ten, PKK’ya, bir takım şuursuz Arap yönetimlerinden dünyevi çıkarlarını mezhep örtüsüyle perdeleyen aklıevvellere kadar her türlü figüranı kullandı ve fitne fücur senaryolarına devam etti.

1995 yılında Adel Darwish ile John Bullock adında iki yazar, Su Savaşları adında bir kitap kaleme aldılar. Bu kitaba göre dünya yüzünde su meselesi etrafında birkaç çatışma bölgeleri vardı ve bunların en başında Fırat ve Dicle Havzası geliyordu. Türkiye güneyden komşuları tarafından sıkıştırılacak ve iki buçuk savaş stratejisi ile dize getirilecekti. Irak ve Suriye, Türkiye’yi su konusunda çatışmaya varacak derecede zorlayacaklardı. İsrail su kıtı çeken ülkelerin başında geliyordu ve bu ülke Yarmuk sularına el koymak ve böylece Suriye’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmak durumundaydı. Türkiye de Fırat sularını Suriye’ye bırakacaktı. Trump sayesinde Golan Tepeleri de Kudüs de artık İsrail’e geçti ve bütün İslâm âlemi bu oldubittiye seyirci kaldı.

Türkiye’nin güney komşuları ile Fırat ve Dicle suları nedeniyle bir kriz yaşadığı doğruydu ama bunun su savaşlarına neden olabilecek boyuta gelebilmesi şüphesiz küresel güçlerin provokasyonu ile ancak mümkün olabilirdi.

Su Savaşları geçen asrın petrol savaşları izinden yüründüğü takdirde gündeme getirilebilecek bir konuydu ve petrol, yangını körükleyen bir maddeydi. Gerçekten de petrolden dolayı bölge büyük savaşlarla yıkılmış, handiyse medeniyeti çökmüştü. Petrol yüzünden küresel güçler birbirine girmiş o büyük dünya savaşlarından sonra yeni devletçikler bu sorun etrafında teşkil olunmuştu. Petrol yangın çıkarırdı ama su niye çıkarsın? Su, yakıcı değil bilakis yangını söndüren bir maddeydi.

Su savaşları potansiyeli yok mu o halde?

Elbette var. Fakat su kıtı ülkeler eğer kıt su yönetimi ilminden haberdar olurlarsa ve su etrafında bir bölgesel birlik inşa edilebilirse neden barış olmasın:

İşte Su Barışı, Türkiye ile Ortadoğu ülkelerinin su politikalarını masaya yatırdığı gibi bu politikaların evrilmesiyle bir bölge barışı inşa etmenin planlarını ortaya koyuyordu.

Fakat beklenen barış, en çok ihtiyaç duyulan yerde, Ortadoğu’da ne yazık ki layık-ı veçhile bir türlü hayat bulamadı.

Ülkeler su forumlarında bir araya geldiler. Türkiye komşularıyla sudan bir savaş çıkarmamak üzere başta tarımsal konularda olmak üzere bir dizi toplantılar gerçekleştirdi.

Özal zamanında Türkiye, güney komşularına su bırakmayı taahhüt eden bir dizi anlaşmalar gerçekleştirdi.

Böylece iki buçuk savaş stratejisi hayatiyet bulamadı.

Geçen zaman içinde Büyük Ortadoğu Projesi devreye sokuldu.

Bugünkü bütün sancılar, işte o şeytansı planın ardıl senaryolarının sebep olduğu sancılardır.

Düşünen her aydın bölgedeki örtülü savaşların ve küresel yeni sömürgecilik doktrinlerinin bütün ipliğini pazara çıkarmıştır. Su savaşları senaryosunu yazanlar, olmadı mülteci ve göç dalgası stratejisi benimsemişler ve ülkemizi bir uluslar arası göçmen kampı haline getirerek batının güvenliğini tesis etmeye çalışmışlardır. Afgan göçü, Suriye göçü, İsrail’in Golan Tepelerini işgali, BOP ile bütün İslam ülkelerinin ve komşularımızın adeta iç savaş yaşaması ve bölünmesi Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmektedir. O yüzden güvenlik meselesinin su yönetimi göç yönetimi ve küresel stratejilere karşı milli bir strateji üretme kabiliyeti ile de yakından ilgisi vardır. Türkiye’nin bu anlamda güvenlik stratejisi üretebilecek aydınlık kadrolara ihtiyacı vardır.

Suriye, Irak ve İran’daki yeni güvenlik algısı ve küresel güç odaklarının soluklarını enselerinde hissetmeleri otuz yıl önce projelendirdiğimiz Ortadoğu Su Barışı’nı artık uzak vade hayali olmaktan çıkarıp acil eylem planı gibi daha aktüel hale getirmektedir.

 AŞK VE TEKNİK

Toprak ve su… hayatın, bereketin özü.. Su hayattır. Toprak suyu saklayan, suyu berekete dönüştüren ana rahmi… Toprak ve su tarımın olmazsa olmaz unsurlarıdır.

Sadece tarımın mı? Neredeyse bütün insanlık tarihi bu iki varlığın özü etrafında cereyan etmedi mi? Toplumlar, ordular, kahramanlar ve dinler toprak kazanımları için tarihin bütün dönemeçlerini, savaşlarını, işgallerini, kültür ve medeniyet inşalarını gerçekleştirmediler mi? Topraktan gelen insan yine bu dünyadan hiçbir şey götüremeden toprağa döneceğini bile bile bir avuç toprak için sınır tanımaz bir kıyıcılığa gark olmadı mı? Balçıktan yaratılan insan toprak ve suyun o müthiş, o ezelî ve ebedî bileşkesinden insanı ve bu varlığın iki özünü barış içinde yaşatmanın formülünü bulacağına her ikisini de kirleterek, kanatarak her şeyi çamur etmedi mi? Üstümüzden hep su geçtiğini, doğunca da ölünce de suya kavuşacağımızı bilemeden ve vücudumuzun %70’den fazlasının su olduğunu idrak etmeden suya teşaşür eyleyen ve yaratıcısının ‘insan, ne kadar da cüretkârdır, ne kadar da nankördür’ suçlamasını hak eden insana ne demeli? Nerede kaldı onun ‘eşref-i mahlûkat’ olarak meleklerden bile üstünlüğü?

İlk işgal, ilk haddini bilmezlik, ilk suikast Kabil ile başladı. Kardeşi Habil’i kıskanan Kabil onun suyunu bulandırdı, onun toprağını işgal etti, onun evdeşine göz koydu, onu öldürdü.

Eski çağların devletleri de şimdiki çağların devletleri de toprak ve su kaynaklarını ele geçirmeyi en büyük hedef olarak seçmişlerdir. Teritoryal savaşlar bugün bile geçerlidir.

Dünya toprak ve su kaynakları bakımından büyük gelecek endişeleri yaşıyor.

İklim değişiklikleri atmosferi ve yeryüzünü tehdit ediyor. Dünyanın ısısının iki derece yükselmesi yakın gelecekte sera etkisiyle ve ozon tabakasının delinmesi biçiminde takdim edilen değişikliklerle kuzey kutbunun erimesine, büyük tsunamilerin, depremlerin oluşmasına, dayanılmaz soğukların ve sıcaklıkların yaşanmasına, kitle ölümlerine, hastalıkların çeşitlenmesine, don ve sel olaylarına yol açacak.

Ülkeler arasında büyük göçler yaşanacak. Belki de Notradamus’un kehaneti gerçekleşecek.

Büyük felâket kapıda…

Tıpkı eski çağlarda olduğu gibi. Mitolojilerde yaygın bir yer alan su ve toprak felaketleri…

Tufan mitosu.. Toprağın toplumların başına geçmesi… yerle yeksan olmalar… yitip giden medeniyetler… kayzerler, saraylar, tapınaklar….

Oysa insanlığın olmazsa olmaz dört yoldaşı var. Baştan beri öyle… anasır-ı erbaa… Varlığın dört temel unsuru… Hava… Su…. Ateş…. Toprak….

Toprak ve su insanoğlunun hayatını idame ettirmesinde en önemli iki dost. Topraktan bereket fışkırır. Tohum saç toprağa bitmezse toprak utansın. Bitmez mi? “Her türlü nimetim topraktan aldım“ diyen Aşık Veysel için de, bütün şairler, daha doğrusu bütün içe bakan insanlar için de toprak en sadık dosttur. Altındaki madenler bir yana sırf tarım toplumu için bile medeniyetleri kuran iradenin vazgeçilmez temel şartı o. İnsanoğlu sadece tarımsal gelişimini değil, şehirleşmesini de bu iki temel faktöre dayalı gerçekleştirdi. Şehirler hep ya bereketli toprakların ya da zengin su kaynakların eşiğinde, kenarında, üstünde kuruldu. Nehirler, körfezler, deltalar, yol geçitleri, güvenlik hatları…

Canlının ihtiyacı kadar suyu toprakla buluşturmak bereketin formülü; yokluğu ya da fazlası felâketidir.

Su Savaşları’nın gündeme getirildiği 90’lı yılların ortalarında Türkiye Üç Aşamalı Plan ile komşuları ile bir su savaşı yaşama riskini ortadan kaldırmayı bildi ya da erteleyebildi.

Bugün Türkiye, aşk ve tekniğin terkibinde yol alacağına, ABD ile Rusya arasında tahteravalli siyasetiyle günü geçiştirmekle kendi birikimine ihanet etmektedir. Meseleyi salt askeri operasyon mihverinden yakalayamayız.

Toprağın ve suyun aşkı, Ortadoğu kaleminin Leyla ile Mecnun hatırasıyla tekniği buluşturmanın yolunu açmasını sağlayabilir ancak.

Sezai Karakoç’un ‘Ortadoğu Kalemi’nde işaret ettiği bilinçten ne kadar uzağız ve Siyasal İslamcılığın iki yüzü (cemaat ve siyasal iktidar) bu ülkeye ve bölgeye bin yılın en büyük tahribatını gerçekleştirmiştir.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE KÜRESEL ISINMAYA KARŞI KÜRESEL MÜCADELE

Buzullar eriyor ve insanlar onu seyrediyor, gülüşüyor, eğleniyor, kimi videoya çekiyor.

Koca bir buz kütlesi buzdağından koparak aşağıda kayboluyor, insanlar haykırıyorlar, belli ki eğleniyorlar.

İşte bu felaketimizin müziği idi. Titanic batarken de böyle bir müzik eşliğinde gemidekiler kendilerini nasıl bir sonun beklediğini anlayamadılar, anladıklarında da iş işten çoktan geçmişti.

Atmosferin sıcaklığında görülen artışın her geçen yıl artış göstermesi iklim değişikliği senaryolarını gündeme getirmektedir. Küresel ısınma, kutuplardaki buzların erimesini; bunun da büyük sel felaketlerine yol açacağını herkese ezberletmiş gibi… İklim değişikliği ile alışılagelen mevsim trafiğinin değişeceğini, kuraklıklar ve beklenmedik seller husule geleceğini bir kısım uzmanlar ileri sürüyorlar. Hatta bu felaket senaryosuna dayanan bir Amerikan filminde (The Day After Tomorrow) ABD’nin tamamen donma tehlikesi geçireceği, güneye büyük göçlerin başlayacağı kurgusu yapılmıştı. İklim değişikliğine dayanan felaket senaryolarının askeri stratejileri de etkilediği ve telaşla ‘gelecek’ kurguları yapıldığı vurgulanıyor. İklim değişikliği sonunda yaşanabilir coğrafyanın Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyası olduğu ve bu yüzden Ortadoğu’nun şimdiki sahiplerine bırakılmaması gerektiği hesapları yapılıyor.

‘İnsana ettiğinden başkası yoktur’ elbette… Bu yüzyılda insan faaliyetleri nedeniyle biyolojik çeşitlilikte korkunç bir azalma var, arazi örtüsü hızla değişiyor, habitat bozuluyor, parçalanıyor, su-hava-toprak kirliliği önlenemeyen bir hızla artıyor. Biyolojik çeşitlilik kaybına yol açan faktörleri uzmanlar beş başlıkta topluyorlar: habitat değişimi, iklim değişikliği, istilacı türler, aşırı kullanım ve kirlilik.

Yerküre 6 ‘yokoluş’ yaşamış. Birincisi 443 milyon yıl önceydi ve canlı türlerinin %86’sı yok oldu. İkincisi 359 milyon yıl önceydi ve bu sefer de %75’i kayboldu. 251 milyon yıl öncekinde geriye kalan türlerin %96’sı, 200 milyonda da %80’i ve 65 milyon yıl önce de %76’sı yok olmuş.

Bütün bu yok oluşların kaynağı küresel ısınma yahut soğuma… yani karbondioksit derişimlerinin artması gibi nedenler… (Doğanay Tolunay, İklim Değişikliğinin Ekolojik Sistemlerdeki Yeri, İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 5, 2019 Ankara)

2019 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü’nün Bülteninde Karl Hofius, WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü)nün hidroloji ve su kaynakları yönetiminde gelişen rolüne işaret etti. Önümüzdeki yarım asırda su kaynaklarını temininde yaşanacak sorunlar beklenenden daha hızlı evrim geçireceğe benziyor. Dünya Meteoroloji Örgütü ‘Hava, İklim ve Su’ sloganı başlığı altında operasyonel hidrolojinin faaliyetlerinde bir entegrasyonu öngörüyor.

Aslında ‘gelecek’ demek, bütün insanlığı ilgilendiren ‘gelecek’ demek. Hofius, hidrolojik sabitlerin değişmeyeceği varsayımıyla geleceğe matuf iklim değişiklikleri senaryoları hazırladığımızı, oysa bunun böyle olmadığını, iklim değişikliklerindeki verilerin daha hızlı değiştiğini, beklenenden daha kısa zamanda su kıtının, kıt su kaynakları yönetiminin gündeme geleceğini paylaşıyor. Yarınlar için tahminde bulunurken bu yüzden daha az içilebilir ve kullanılabilir su varlığının bizi beklediğini kabul etmeliyiz. Bir de şiddetli hava olaylarına karşı daha az savunabileceğiz doğamızı. Doğamızı, çevremizi, kentlerimizi ve tabii ki kendimizi…

‘Gelecek’ten söz ederken müşahhas bir gelecekten söz etmeliyiz.

GIDA GÜVENCESİ VE TARIMSAL ÜRÜNLERE ERİŞEBİLİRLİK

En önemli ekonomik çözümleme ise tarımsal ürünlerin üretiminde devamlılık ve erişilebilirlik etrafında yoğunlaşıyor.

Tarımda sürdürülebilirlik ve yeterli gıdanın halka erişimi, üstüne bir de gıda güvenliği niye bu süreçte daha önemli hale geliyor? Çünkü hastalığa yakalanmadan ve hasta olduktan sonra da en önemli şey vücut direncini artırmak… Bunda da yine gıdalar ve tarımsal ürünler başat rol oynuyor. Ne pahasına olursa olsun üretimin ve hasadın devamı, ürünlerin işlenmesi, ambalajlanması, raflardaki yerini alması, hatta rafta yerini almada sıkıntı olursa doğrudan tüketiciye ulaştırılması; çiftçi, toprak, su ve bereket döngüsünün sürdürülebilirliği esastır.

Gıda zinciri tarımsal girdilerin temininden başlar. İyi tohum, fidan, fide temini, toprağın işlenmesi, ekimi, zirai mücadele, gübre kullanımı, sulama, finansman, mekanizasyon desteği, üretim, besleme vb tarımsal faaliyetler zinciri sonunda hasat ve ardından işleme, depolama, soğuk zincir, ambalajlama, pazarlamanın diğer safhaları… bütün bunları üreticiler yapıyor. Gıda ve pazarlama sektörü de üretim zincirinin ardılı…

Normal dönemde bile birçok sömürü, ziyankârlık, artı değere el koyma, işleme oranlarının düşüklüğü, pazarlama sıkıntıları, kalite problemleri çeken bu zincirin halkaları yakın zamanda yaşadığımız koronavirüs günlerinde daha büyük tehdit algısına yol açmadı mı?..

Ya toplum yeterli gıdaya erişemezse… Ya ürünler tarlada kalırsa… Ya çiftçi üreticiliği bırakırsa…

Toprak ve diğer üretim faktörleri atıl kapasite meydana çıkarırsa… Ya dağıtımda aksaklıklar oluşursa…

Bu konuyu tarıma yıllarını vermiş insanlarla  pandemi döneminde teati ettik. Salgın hastalıklar ve küresel benzeri tehditler karşısında ne yapılabilir? Tarımda sürdürülebilir bir planı bu devrede nasıl tutabiliriz?

İnsanlar bu dönemde daha çok mu, daha az mı harcama yaparlar? Stokçuluğu tetikleyen faktörleri ortadan kaldırmanın usulleri nelerdir?

Tecridin boyutları kontrol edilmezse üretici toprağı boş bırakabilir ve üretim talebin de gözlemlenemez olması nedeniyle düşer mi? Ve bu düşüş bir tedarik krizine yol açıp toplumsal bir kargaşaya ve ekonomide güvensizliğin yerleşmesine sebep olur mu?

Ayrıca böylesi dönemlerde ithalatta kısıtlama olacağı, hatta ülkelerin ihracatlarını kısabileceğinden bazı ürünlerin dışarıdan tedarikinde de sıkıntılar yaşanacağı açıktır.

Şimdiden ülkeler tahmin ettikleri gıda krizine hazırlık için sınırlarını kapattılar.

Tarımda sürdürülebilir ve salgın küresel tehditler, kuraklık, açlık risklerine karşı ÇOK ACİL bir stratejik planlamaya ihtiyaç var.

Türkiye gıda güvencesi ve tarımsal ürünlere erişebilirlik konusunda, tarımın sürdürülebilirliği ve sürdürülebilir bir çevrede yaşamanın eylem planını hazırlamak zorundayız.

DEMOKRASİ TEBA KÜLTÜRÜ İLE YÜRÜMEZ

Devletin yağmalanması, rüşvet çarkının her kademede döndürülmesi, kamu maliyesinin ‘kleantalist’ ilişkiler ağına finans desteği olarak addedillmesi, bürokrasinin ve orta sınıfın ortadan kaldırılması, sivil toplumun olmazsa olmaz şartı ‘birey’in öncelliği yerine; iradesini hep başkasına terk etmiş ‘kullar’ siyasetinin geçerlilik arzetmesi, cemaat(ler), para babaları, ulusal ve uluslararası operasyonel istihbaratın ‘Polat Alemdar’ zannedilmesi ve daha bir sürü dangalaklıklar değildir sivil demokratik siyasetin önündeki engeller.

Bunların; bu günahların, bu haddi aşmaların, bu edepsizliklerin, bu sonradan görmeliklerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur esasen…

Asıl mesele: demokrasiye layık olup olmadığımız gerçeğidir.

Korkakların rejimi değildir demokrasi, haddi de değildir. ‘Teb’a kültürü’nü, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte davranış normlarının mihveri haline getirenlerden ne beklenir? Köleci düzene alışmışların özgürlükçü bir toplum özlemini ve ona doğru hakikatli bir eylem planını deruhte edebilmeleri mümkün mü?

BUĞDAY TURİZMİ ALTERNATİF TURİZMDİR

En eski buğday örnekleri Filistin’de(Yerihu) yapılan kazılarda ortaya çıktı. Milattan Önce on bin yılı geçkin bir zaman dilimine aitti bu buğdaylar. Göbeklitepe, bilinen tarım tarihini değiştirdi bir anlamda. Milattan Önce onbinlerde Filistin ve Zağros Dağı eteklerindeki ilk yerleşimlerin tarımsal faaliyetlerinin oradan yayılıp Anadolu’ya, Akdeniz sahillerine ve sonra da Avrupa’ya ulaştığı söylencesi handiyse bütün tarım tarihi yazanların ortak söylemi… Hayvanların evcilleştirilmesi, tarımsal faaliyetlerin dönüşümü açısından temel bir yaklaşım olarak doğru olsa da MÖ 6000’lerde Hattusas ile Anadolu’ya geldiği yargısı Göbeklitepe ile hayli sarsıldı. Yerihu ile Göbeklitepe’nin hemen hemen aynı zamana rast gelmesi, Anadolu ile Ortadoğu medeniyetlerinin eş zamanlı geliştiğinin göstergesi. Başka bir bulgu, Orta Asya’nın da, Amerika’nın da kendince tarımsal faaliyet içinde oluşunun çok eski zamanları işaret ettiği gerçeğidir.

ATIK ARITMA TESİSLERİ İŞLERSİZ

ATIK ARITMA OLMADAN ÇEVREYE DUYARLI SÜRDÜRÜLEBİLİR SANAYİ OLMAZ

Türkiye’de 1200 civarında arıtma tesisi var ve ne yazık ki bunun ancak beş yüz adedi çalışıyor. Daha doğrusu çalışır gözüküyor.

Trakya’daki arıtma tesisleri atıklarını Ergene’ye bırakıyorlar. Ergene de Sakarya gibi bir iç suyumuz. Tuna’yı kirleten Avrupa’dan salt çevre bilinciyle asırlardır hesap sormayıp kadim mücadelemize öykünüp durduk. Zaman zaman akıncılık, alperenlik, dervişgazilik tasladık…

Tuna, sanayi devriminden bu yana batının bütün kirli sularını Karadeniz’e boşalttı. Karadeniz’de hayatın her tabakasında sürdürülebilir olmadığını biliyoruz. Batı Karadeniz’in dibi Tuna’nın çökeltileriyle dolu…

Bir de şimdi çılgınlık gereği kanal açıp da Tuna çökeltilerini denizin dibini boylamadan yüzey akıntısıyla Marmara’ya akıtırsak Marmara’nın ölü katmanlarının sayısını artırmaktan başka bir iş yapmış olmayacağız.

Sakarya ile Ergene ve benzeri iç suların kirletilmesi gibi herhangi bir düşmana yükleyemeyeceğimiz bir suçun müsebbibi bizleriz.

Atıksu yönetimi, kirlilik yönetimi, kıt su kaynakları yönetimi artık Türkiye’nin gündemine gelmelidir.

Çevre ile ilgili kuruluşları ve eski yönetici arkadaşlarımı aradım, Tarım ve Orman Bakanlığı’nı da…

Ergene ile ilgili onlarca eylem planı var.

Peki sonuç?

Kirlenme devam ediyor maalesef. Ve ne yazık ki İstanbul’u son çeyrek asırdır yönetenler şehri betonlaştırmaya, çok uzak su toplama havzalarından su devşirmeye, etrafı kirletmeye, nehirlerde ve denizlerdeki hayatı öldürmeye devam ediyorlar. Ergene’ye dökülmesi önlenen atık sular da doğrudan Marmara’ya dökülecekmiş.. Sanki bu çözümmüş gibi…

Oysa artık oksidasyon ve ozon uygulamaları ile atıksu ve atık arıtma işlemlerinde yeni teknolojiler var.

Çaylarımızı, nehirlerimizi, denizlerimizi, göllerimizi kirletmeyelim.

Sularımızı kirletmeyelim. Kaynağından itibaren kıt su kaynakları yönetimi ve atıksu yönetimi uygulamalarını memleketin en büyük dâvâsı sayalım.

Su evrenin kuruluşundan önce de vardı. Yani yüce Yaradan hariç mukaddes saydığımız ne varsa hepsinden evvel… O yüzden bir zamanlar ecdadımız suya naatlar yazdı. Fuzulî Su Kasidesinde suyu peygamberimize yakıştırdı.

Bir zamanlar Toprak Su teşkilatımız vardı, şimdi yok.

Bir zamanlar Köy Hizmetlerimiz vardı şimdi yok.

Bir zamanlar çevre, tarım, orman, su bir bütüncül yaklaşımla ele alınırdı, şimdi adı var bütünleşmenin kendi yok…

Türkiye’yi bugünkü zilliyetten kurtaracak bir yönetim, Devlet Planlama Teşkilatını eskisinden de daha kudretli ve işlevli bir mahiyette yeniden kuracak, devleti halk hizmetine götüren Toprak Su ve Köyhizmetleri gibi teşkilatları yeniden kuracak ve kıt su kaynakları yönetimi için de Su Konseyini oluşturacak; yıllardır çıkarılamayan Su Kanununu hayata geçirecektir.

KIT SU KAYNAKLARI YÖNETİMİ

Kıt su kaynakları için acil neler yapılmalı?

Öncelikle perspektif evrensel olmalı, çünkü sorun evrenseldir. Kutuplarda bir buz dağının erimesinin, Yağmur Ormanlarındaki bir çevre katliamının nasıl ki küresel tesiri mevzubahisse su kıt kaynak olduğu için de dünyanın neresinde su sorunu ve/veya yanlış kullanımı varsa bütün insanlığı ilgilendirir. O yüzden dünyada 9 kez su forumu yapıldı. Özellikle kurak ülkelerin orta ve uzun vadeli kırsal kalkınma programlarına ve sürdürülebilir su toprak düzenlerine ihtiyaçları vardır. Gelişmiş, kalkınmakta olan ve kuraklık çeken ülkeler arasında bilgi alışveriş zemini oluşturulmalı, kıt su kaynakları yönetiminin küresel, bölgesel, ülkesel ve mahalli boyutları entegre edilmelidir. Bu programlar, İklim değişikliğine uyumlaştırılmalıdır. Su teknolojileri (atık su yönetimi dahil), yer altı suları kayıpları asgariye indirecek şekilde yönetilmeli, zemin etüdleri yapılmalı ve bilgiler paylaşılmalıdır. Etkili bir kuraklık yönetim planı ülkesel ve küresel düzeyde birbirine eşgüdümlü olarak hazırlanmalıdır. Su ve toprak kaynakları muhafaza ve geliştirme yönetimi bilgi, yatırım, mevzuat ve finansman boyutlarıyla bütüncül olarak hayata geçirilmelidir. Küçük ölçekli su programları teşvik sistemi yaygınlaştırılmalıdır. Bu sistemin oturması için de destek programı mahiyetinde; Yeterli veritabanlarının geliştirilmesi, Uyarlayıcı araştırma, Kurumsal güçlendirme, Eğitim (insan kaynaklarını geliştirme), Daha iyi sosyoekonomik analiz, Çevre koruma ve muhafaza; Teknoloji transferi ve altyapısı ile veri tabanları sistemi önemlidir.

TÖRENSEL ÇEVRECİLİKTEN HAKİKİ ÇEVRECİLİĞE

Törensel çevreciliği çok güzel beceriyoruz.

Üstümüze yok toplantı yapmakta, konuşmakta…

Büyüyoruz ya, yine bu yıl yüzde 7 büyümüşüz. Büyümenin yüzde beşini beş kişi gerçekleştirdiği için milli gelirden de en büyük payı bu beş müteahhit arkadaş alacak tabii…

Ülkenin akıbetini bildiklerinden paralarını başka yaşanacak ülkelere aktarıp o ülkelerin vatandaşlığını bile almışlar şimdiden.

Cinayeti görmeyenler, ilgilenmeyenler ölünün ağzından kan gelince, ifrazat çıkarınca ve katil bir köşeye sinince ortaya çıkıp ölünün ağzından akıttıklarına dikkat kesilirler sanki vicdan sahipleri imişçesine…

Sınır tanımaz bir tüketim kölesi olduk geçen zamanla…

Sayımızın artışından niye endişe edelim ki? Daha fazla üretim için zorlayabiliriz doğayı, her şeyi… Bu sınır tanımaz büyümeye ne engel? Kaynak sıkıntısı mı? Yoksa aşırı miktardaki kirletici mi?

Her şeyi kirletince, toprağı, suyu, hatta denizleri, okyanusları bile… Atık yönetimi ve geri kazanım gibi çağdaş buluşlara imza attık.

Çöpümüzü bile temizliyorsak ne beis?…

Büyümeye, üretmeye aşırı tüketmeye, çöp üstüne çöp yığmaya devam o zaman…

“Geri kazanıma rağmen, çevre, kendisine karışıp yitime uğrayan minerallerle daha ne kadar kirlenecek? Peki, geri kazanım için hâlâ yeteri kadar mineral kaldı mı?”*

Artık büyük miktarlardaki mineraller ve değerli bileşimler çevremizde yeterli miktarda değil. Ve mevcudun da konsantrasyonu düşük. Yani ortamdan topladıklarımızı geri kazanım için fiziki, kimyevi ve biyolojik materyalimiz sınırlı.

Mesela Marmara’da artık denizin kendi kendini temizlemesi, kirlerinden arınması için devreye soktuğu ayrıştırıcı minerallerin çoğu sonsuza kadar yok oldu. İşte bu yüzden deniz yıllardır isyan ediyor, haykırıyordu. Alarm veriyordu çevre… Ne yapmalıydık?

Mükemmel bir iç deniz olan Marmara’ya bundan böyle atık sular ve sanayi atıklarını bırakmamalıydık. Gerek tarımdan dönen suları, gerekse sanayi atıklarını… Marmara bölgesinde çarpık sanayileşme ve kentleşmeyi çok önceden kontrol etmeliydik.

Biz ise tam tersini yaptık.

İstanbul’u da diğer Marmara kentlerini de daha da büyüttük. Devasa binalar yaptık, cazip hale getirdiğimiz yetmedi, yaşam standartlarını yükselttik.

Yani kirletici sayısı ve kirli şeylerin miktarı arttı.

Kirlendik ve tepindik bu şehirlerin üstünde.

Halının altına süpürdük sonra şehrimizi temiz görsünler diye ne var, ne yok!…

Halının altına yani Marmara Denizinin altına, daha altına…

Maalesef asrın hükümdarı olarak bir açılış töreninde aynen böyle dedik:

“Sanayicimiz üretmeye devam etsin, tek kaygısı üretmek olsun; biz onları arıtmadan azade ettik, artık onların pisliğini de biz temizleyeceğiz, derin deşarj sistemini getirdik.”

Yani mevcut ve de çalışmayan sanayicinin arada sükse yapıp resim çektirdiği arıtma tesisleri de kapandı. Sorumsuzluk tarihte eşi benzeri görülmemiş boyutlara taşındı.

Derin deşarj ne demek kimse sormadı, araştırmadı.

Marmara Denizinin altı öteden beri içinde canlı barındırmayan ölü bir deniz…

Balıkların beslendiği ortam yitip gitmişti çoktan.

Yüzeyde deniz, sanki binlerce yıldan bu yana değişmemiş, dalgalanıyordu.

O alt tabakaya yeni zehirler akıtılınca ölüler yüzeye çıktı. Ölü olan ne varsa salya sümük ağızdan aktı…

Şimdi feveran ediyoruz ama kimse mesuliyetini müdrik olmadığından ölünün ardından parayla ağıt yakanlar gibiyiz.

BEKLENMEDİK SONA HAZIR OLMALIYIZ

Dünya ekonomik büyüme talepleri ile çevreyi muhafaza düsturlarını her ne kadar dengelemeye çalışsa da ‘beklenmedik bir son’a yine de hazır olmalıdır.

Hırsına gem vuramayan kapitalizmi günah keçisi göstermesek de toprağın, suyun her yanından günahlar fışkırıyor.

Ekolojik vergiler bir hükümetin bütçesinin hatırı sayılır bir bölümünü teşkil etmeye başlar başlamaz, özellikle sinsi bir sorun ortaya çıkar: Yani devlet, çevreye karşı işlenen suçlardan kâr sağlamaya başlamıştır, hatta onlarla yaşamaya başlar, daha ziyade, ilk modern ormancıların orman kanunlarını çiğneyenlerin ödediği cezalarla geçimlerini sağlamaları gibi.

Çevreyi en çok kirletenlerin iktidar etme sürecine en etkin katılanlar arasından çıktığı ortada. Bu durumda çevre koruma ve kirliliği azaltma yönündeki politika beklentileri yine onların insafına kalmış durumda.

Eğer geri dönüşüm ve benzeri teknolojileri de sınai gelişmenin ve kapitalist büyümenin bir rüknü olarak görmeseydik; çevre konusunda yukarılardan hiçbir hassasiyet mevzubahis bile değildi. Dikkat ederseniz artık çevre bilinci, farkındalık yaratma, sürdürülebilirlik, sıfır atık, atık arıtma, geri dönüşüm, kirlilik kontrolü hep yukarıdaki ilk dönem ormancının ormanlara sahip çıkma yönetişimi içerisinde değerlendirilebilecek çevre iktidar ilişkisidir.

O yüzden çevreyi en çok kirletenler, çevre politikalarına en çok yön verenlerdir.

Törensel çevrecilik ve sözüm ona arıtım ile pek meşgullerdir.

Marmara üzerindeki deniz salyalarının gemilerle toplanma işi de böylesi törensel çevreciliktir. Sanayiciye ceza kesip sonra cemaate bağlama sanatı Fetö taktiğiydi ya; devlet aklı da bunu kâmiliyle kullanmayı fütursuzca sürdürdü nedense?

Sanayi, çevreyi çok kirleticiydi ve bu herkesin malumuydu. O bakımdan atık arıtma ve geri dönüşüm projeleri, hem yeni bir katma değere el koyma biçimiydi hem de sanayinin günah çıkarma yöntemiydi. Siyaset, medya, iş dünyası ve halk burada bir uzlaşı alanı buluyordu. Atıklarını arıtmayanlara belki de ceza kesiliyordu. Ormancının ormanlarını kesenlerden tahsilâtı gibi… 1200 arıtma tesisi kuruldu böylece. Kaçı çalışıyor sizce? Yarıdan azı çalışıyor gibi yapıyor. Diğerleri ise hiç çalışmıyor. Üstüne üstlük bir de Ergene Derin Deşarj işinde olduğu gibi yeni hamleler ve yeni sürdürülebilirlik yalanları, yeni iktidar ve çevre dengesinin sefaletini gösteriyor.

Sadece çevre konusunda değildir herhangi bir devlette iktidar ve çevre kirleticiler ittifakı.

Uyuşturucu, tıp, gıda gibi konularda da ilk dönem ormancı ilişkisine benzer bir ilişki söz konusudur.

Taraflar birbirlerine hayat verirler. Hatta birbirlerinin sürdürülebilirliğini temin ederler.

Mafya, organize suç örgütleri ve derin devlet yapılanması işte asayiş, terör, uyuşturucu trafiği gibi konularda ülkesel, bölgesel ve küresel ilişkiler yumağına bu yüzden girerler.

İlk ormancının gelirini ormanı katledenlerden temin etmesi gibi bir durum yani…

Asayiş berkemal ise organize suç örgütleri ile atbaşı giden bir politik senaryo gündemdedir daima…

Mülki âmir ile güvenlik şefi, sürdürülebilir bir asayiş ve emniyet güvencesi için bölgesindeki çete reisi ile önce devlet ve halk adına sonra giderek salt kendi çıkarına çarpık ilişkilere girer. Mesela istihbarat ile başlatır bunu en masum şekliyle. Uyuşturucu çetesinden izin verdiği kendi adamı giderek lider olmaya başlar. Öyle ya yüzlerce suçlu ile uğraşmaktansa biriyle temas sayesinde bütün suç örgütünü kontrol ettiğin gibi dilediğin biçimde kullanabilirsin de…

Gıda da, tıpta da, uyuşturucu trafiğinde de, çevre konusunda da bu yüzden ‘farkındalık’ gibi, ‘sürdürülebilirlik’ gibi kavramlara karnımız tok.

Annesini ziyarete gelen masum bir kıza yapılan da bu düzenin bir parçasıdır.

Bu vurguncu düzenin…

Provokasyonlardan yararlanarak ayrımcılıkla karşı karşıya getirdikleri üzerinden nemalanmaktır bunun adı.

Bu; mafya, derin devlet, halkın parasına el koyan ve yat limanı, medya şu bu işleten sözde iş adamı ile kolaycı siyaset bezirgânlarının kurduğu dördülün düzenidir vurguncu düzen.

O yüzden kırk yıldır haykırıyoruz:

Yıkılsın Düzen, yaşasın devlet!

Savaşımız vurguncu düzenedir, düzene!

İŞTE TÜRK GENÇLİĞİNİN KIRK YILI AŞKIN EMEĞİNİ ZİYAN EDENLERE İNAT

YEPYENİ MODERN VE ÇAĞDAŞ TÜRK GEÇLİĞİNİN OMUZLAYACAĞI BİR HAREKET OLARAK

BU DEVLETİN ÇİVİSİNİ ÇIKARANLARDAN HESAP SORACAK VE

BİR YANDAN DEVLETİ BÜTÜN VARLIK SEBEBİ İLE İHYA EDERKEN, İNSANIMIZIN CAN VE MAL GÜVENLİĞİNİ, İNSAN HAKLARI, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ MEŞRUİYET VE DEMOKRASİ İLKELERİ VE BİLİMİN IŞIĞINDA TEMİN ETTİĞİ GİBİ DİĞER YANDAN DA BÖLGEMİZDE VE HER YERDE BÜTÜN İNSANLARI VATANCÜDA OLMAKTAN KURTARARAK KOMŞULARI İLE BARIŞ İÇİNRDE BİRARADA YAŞAMA İRADESİ ORTAYA KOYACAKTIR.

SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE POLİTİKALARIMIZDAN SANAYİLEŞME HAMLEMİZE, YENİ TEKNOLOJİK SIÇRAMALARDAN TARIMDA VERİMLİLİK ARTIŞINA, DOĞRU VE SAĞLIKLI ŞEHİRLEŞMEDEN EĞİTİM VE KÜLTÜRDE ÇAĞDAŞ MEDENİYETİN DE ÜZERİNE ÇIKMA HAMLESİNE KADAR BU ORTAYA KOYDUĞU PARTİ PROGRAM TAMAMEN HALKIMIZ VE ÖNCELİKLE DE GENÇLERİMİZLE BİRLİKTE YAPILMALIDIR.

“YÜKSEL EY TÜRK SENİN İÇİN YÜKSELMENİN HUDUDU YOKTUR.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.”