Kadınlar Gününü kutladık! malum bu ay içinde. O günü anlatılan, üzerine çokça yazılan o steril ve klişe biçimiyle ele almak istemedim (farklı bir yorumla başka bir köşede kaleme almış olmamın da etkisi illaki var)
Lakin bizi içine tıkıştırdıkları mutfakta yazan bir kadın için epey malzeme var bunu da söylemeden geçemem ;) Madem bizi bu tezgâhın başına, bu tencerelerin yanına layık gördüler, o halde biz de bu mutfağın sosyolojisini, ocağın üzerindeki vicdanın anatomisini çıkaralım. Zira insanlık tarihi, büyük trajedilerin üzerine dökülen sosların tarihidir aslında. Bizim buralarda ise vicdan, artık bir eylem kılavuzu değil; kışlık hazırlığı gibi cam kavanozlara vakumlanıp rafa kaldırılan bir "sosyal garnitür" mesabesinde…
Unutuşun Mutfağında Bir Sisyphos
Antik Yunan’ın tozlu yollarında ruhlar, unutuş nehri Lethe’den bir yudum içerlerdi ki geçmişin o ağır, paslı yükünden kurtulsunlar. Biz modern zamanın Sisyphosları ise o nehri doğrudan mutfak musluğumuza bağladık; her sabah yüzümüzü toplumsal bir amneziyle, kolektif bir unutkanlıkla yıkıyoruz.(felsefe ve mitoloji hayranlığımdan olsa gerek bu karakteri kullanmayı pek severim. Hem bu sofraya da yakışmıyor mu?) Hakikati olduğu gibi, çıplak ve çiğ haliyle yemek zordur; diş kesmez, boğazdan geçmez, mideye oturur. Bu yüzden biz onu önce bir güzel "közlüyoruz".
O yakıcı, çıplak gerçeği alıp tarihin harlı ateşinde öldürüyor, kabuklarını ince ince soyuyor ve sterilize ediyoruz. İşte o zaman yutulabilir hale geliyor.
Vicdan, bir zamanlar Prometheus’un ciğerini her gün yeniden kemiren o devasa kartaldı; can yakardı, uykuları bölerdi, insanı diri tutardı. Şimdilerde o kartalı evcilleştirdik, altın varaklı kafeslere koyduk ve önüne "etkileşim" yemleri atıyoruz. Hakikat damağımızda kekremsi, metalik bir tat bıraktığında hemen bir miktar "milli gurur" şerbetiyle ağzımızı çalkalıyoruz. Çünkü biliyoruz ki; o hakikati olduğu gibi sindirmeye kalksak, ruhumuzdaki o sahte konfor kalesi yerle bir olacak.
Porselen Kırıkları ve Soğuyan Kalpler
Sosyolojik olarak bakmak gerekirse tam manasıyla bir "konserve toplumu"na evrildik. Acılarımızı taze taze yaşamıyoruz artık. Onları fabrikasyon bir titizlikle işliyor, içine bolca "başkası suçlu" koruyucusu ekliyor ve kapağını sıkıca kapatıyoruz. Ne zaman ki vicdanımız hafiften sızlamaya, "buradayım" demeye kalksa, raftan o eski konservelerden birini indirip, "Bakın biz ne büyük acılar çektik" diyerek kendi kendimizi narkozluyoruz. Bu, bir nevi ruhsal obezite!
Şu an herkes kendi yankısına tutunuyor. Bir masanın kenarında unutulmuş tabak gibi duran hakikatlerimiz, sözlerimizin kırılgan porselenlerine çarpıp dağılıyor. Kimin eli dokunsa çiziliyor, kimin sesi duyulsa dağılıyor ve her seferinde biraz daha eksiliyoruz. Tarihsel perspektifimiz ise elimizdeki o gümüş kaşığın tersinden süzülen bir görüntüden hallice; kendimizi o metalik parıltıda devleştirirken, hatalarımızı kenarlara doğru büküp yok ediyoruz. Oysa tarih, sadece zaferlerin değil, aynı zamanda o zaferlerin gölgesinde kalan sessiz çığlıkların da toplamıdır. Biz o çığlıkları, "beka" sosuna bulayıp bir güzel közledik tâbi!
Kavanozdan Sokağa Sızan Gerçek: Seyirci Kalma Sanatı
Gelelim bu mutfak masalının bittiği ve gerçeğin sokağa sızdığı o yere. Toplumsal bir olay yaşadığımızda —bir çocuk kaybolduğunda, bir kadın güpegündüz sokak ortasında katledildiğinde ya da bir işçi ihmalden can verdiğinde— hemen mutfağa koşuyoruz. Olayı bir güzel közleyip kavanozlara dolduruyoruz. Birkaç gün o kavanozun kapağını açık bırakıp dumanından etkileniyoruz; sosyal medyada karalar bağlıyor, profillerimizi karartıyoruz. Ama o kapağı ne zaman kapatıyoruz biliyor musunuz? Adalet arayışı "rutin"leştiğinde ve suçlu, iyi hal indirimini aldığında.
İşte o an, vicdanımız "tadımız kaçmasın" diye susuyor. Mahkeme kapılarında evlat nöbeti tutan anaları gördüğümüzde; "Yazık ama elden ne gelir?" dediğimiz o saniye, elimizdeki o konserve kapağını sıkıca kapatmış oluyoruz. Düşen bir kaşık kadar sarsıcı da değil artık sessizliğimiz. Çatallı kalıyor yollar ve biz, akşamdan kalma hayallerle yeni güne soğuyan kalpler bırakıyoruz. Bizim vicdanımız, sadece ekran başında "izleyiciyken" aslan kesilen, ama sokağa çıkıp sorumluluk alması gerektiğinde konforlu uyuşukluğuna kaçan bir pasifliğe dönüştü.
Sonuç Yerine: Yalnızlığın Sofrası
Sofradan kalkarken ellerimizi en pahalı sabunlarla yıkıyoruz ama ruhumuza bulaşan o yağlı vurdumduymazlık geçmiyor. Tadımız kaçmasın diye çiğnediğimiz o közlenmiş hakikatler, aslında bizi yavaş yavaş birer "insan taklidine" dönüştürüyor. Unutmayın ki; konservelenmiş bir vicdanın besin değeri sıfırdır.
Burası artık yalnızlığın sofrası. Birbirimize bakmadan oturuyoruz; çünkü herkes, yemek odasının o ağır, tozlu aynasında ya da gözünde taşıdığı o gizli kırıkta kendi yankısını görüyor. Bizim coğrafyamızda trajediler, üzerine limon sıkılmış birer salata gibi iştah açıcı hale getirildikçe, asıl büyük felaket kapımızı çalacak. O gün geldiğinde, raflarda açacak konserve, sığınılacak mazeret ve közlenecek hakikat bulamayacağız. Çünkü o harlı ateş sadece adaleti değil, en sonunda o ocağın başındaki bizleri de yakıp kül edecek. Mutfaktan gelen bu koku, sadece yemeğin değil, yanmakta olan insanlığımızın kokusu!
Demem o ki sayın okur, ne asil bir trajedi değil mi? Tanrılar bizi birer kahraman olalım diye yarattı ama biz birer gurme! olmayı seçtik. Şimdi bu bayat konserveyle mi ruhumuzu doyuracağız, yoksa o yakıcı hakikati çiğneyip dişlerimizi mi kıracağız?
Söylesenize, yarın sabah aynaya baktığınızda gördüğünüz o yüz mü olacak, yoksa sadece iyi pişmiş bir vurdumduymazlığın maskesi mi?
Yazar Notu: Bu yazının ruhunu besleyen mısralar, yayımlanmış “KÖK” kitabımdaki “Şimdi Herkes Kendi Yankısına Tutunuyor”
şiirimden bu köşe için yeniden uyarlanmıştır. Mutfaktaki sessizlikten, sofradaki yalnızlığa uzanan bu yolculuk, aslında hepimizin ortak hikâyesi…

