İnsanlığın en büyük trajedisinin bilgisizlik olduğuna inanmıyorum, ki hiç inanmadığımı
daha önceki yazılarımda da sıkça belirtmişimdir. Çünkü bilgiye ulaşmanın bu kadar
zahmetsiz olduğu bir çağda, cehalet artık bir imkânsızlık değil, bir tercihtir ve asıl
meselemiz de bilmemek değil; bilmeyi reddetmek...
Tarih ve bugün hep aynı şeyi söylemiyor mu zaten: İnsan, gerçeği bilmediği için değil;
gerçeğin kendi "mahallesine", konforuna veya kutsallarına zarar verme ihtimalinden
korktuğu için hakikatten kaçar.
Zihinsel Özgürlüğün Turnusol Kağıdı
Bakın zeka çok önemlidir fakat tek başına bir kurtarıcı değildir. En yüksek IQ’ya sahip
beyinler bile bir ideolojinin ya da bir grubun sadık askeri haline gelebilir, ki dün bugün
yaşananlar bunun en güçlü kanıtıdır. Anlayacağınız gerçek kırılma noktası zeka değil,
zihinsel bağımsızlıktır.
Aslında bu sanılanın aksine kesinlik zor değil çok kolay bir kazanımdır ve özgürlüğün
ilk adımı kendimize şu soruyu sormaya cesaret ettiğimiz an atılır...
"Eğer nefret ettiğim biri bu gerçeği söyleseydi, ona yine 'doğru' der miydim?"
Eğer cevabımız değişiyorsa, biz bir fikri değil, bir tarafı savunuyoruz demektir. Hâsılı
bazıları hakikati sever, bazıları ise sadece kendi yankı odasından yükselen doğruları.
Birincisi düşünür, ikincisi ise sadece saf tutar. Mesele bu kadar basittir aslında...
Fikirden Kimliğe Geçiş: En Tehlikeli Durak
Bir düşünceyi savunmak ile o düşüncenin "askeri" olmak arasında ince ama kanlı ve
kalın bir çizgi vardır. Bakın sıklıkla yazılarımda vurguluyorum; bir fikir, düşünce
olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüştüğü an, akıl devre dışı kalır ve artık savunduğunuz
şey bir tez değildir; varlığınızın bir parçasıdır. Dahası insan, varlığına saldırıldığını
hissettiğinde asla sorgulamaz, sadece saldırır. Yoksa siz tarihteki büyük yıkımları
sadece görece cahillerin yaptığını mı zannediyorsunuz? Hayır! Aksine, çoğu zaman
çok okuyan ama okuduklarını bir aidiyet zırhına dönüştüren "eğitimli" kitleler
tarafından gerçekleştirildi bu yıkımlar...
Nazileri iktidara taşıyan Avrupa’nın en eğitimli toplumuydu ve akademisyenler,
düşünce insanları, sorgulamayı "ihanet" saydıkları gün acımasız cellatlara dönüştüler.
Neden mi? Çünkü çoğu insan için değer görmemek, dışlanmak, yanılmaktan çok
daha korkutucudur...
Aklınızda olsun sürüden ayrılmanın evrimsel korkusu, modern insanın
zihninde "mahallesinden kovulma" korkusu olarak hayatına hâlâ devam ediyor.
Ve bu korkunun neler yaptırabileceğini hepimiz biliyoruz aslında... Bu arada bu
korku çok zinde , genç ve pek de ölecek gibi durmuyor bunu da buraya
bırakayım küçük bir not olarak...
Kendi Gardiyanımız Olmak
Bildiğiniz gibi bir toplumda "Doğru nedir?" sorusunun yerini "Bizimkiler ne
diyor?" sorusu aldığında, orada düşünce ve vicdan can çekişmeye başlar.
Önce özgürlük gider, sonra hukuk ve nihayetinde insanlık...
Bu bağlamda yüzlerce yazı yazdım, ilgililer iyi bilir ki zihinsel kölelik her zaman
dışarıdan bir zincirle gelmez. Bazen alkışla, bazen sloganla, bazen de "bizden biri"
sıcaklığıyla gelir maalesef... Ve böylelikle en tehlikeli esaret, kişinin kendi
zindanının gardiyanı olduğu an ile başlamış olur...
Söyler misiniz ; bir insan yanlış yapanı düşman ya da hain olarak değil de,
yanlışın söylenmesini "düşmanlık" ve ihanet olarak görüyorsa, o kişi artık
hakikatin değil, statükonun koruyucusu değil midir? (Daha mı ağır
konuşsaydım acaba...)
Yalnızlığın Ayrıcalığı
İnsan “doğası” gereği onaylanmak ister. ( Alın size bir normalleştirme cümlesi
daha) Yoksa insan doğası merak ve sorgulama üzerine mi kuruludur... İnsan doğası
gerçekten sadece onaylanmak üzerine kurulu olsaydı, Hz. Âdem görece yasak ağaca
yaklaşmazdı. Çünkü onaylanmak; itaat etmeyi, sorgulamamak ise konforu getirir.
Demem o ki insanın normali konforu reddetmektir, tercih etmek değil yoksa
Cennet’ten daha konforlu bir yer varda ben mi bilmiyorum...
Diyeceğim o ki; insan, ilk günden beri “neden?” sorusunun peşinden yürüdü. Bedeli
ağır olsa bile…
Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran şey de tam olarak budur:
Hazır olana teslim olmak değil, bilinmeyene yönelme cesareti.
Bu yüzden bana göre insanın özü, yalnızca hizalanmak ya da dayatılan normalleri
kabul etmek değil; merak etmek, anlam aramak ve sorgulamaktır.
Doğrudur yanlıştır… Bir düşünün isterim...
Bu arada hakikatin ağır bir bedeli vardır: Yalnızlık...
Bugün insanlar gerçeği savunmaktan değil, alkışı kaybetmekten korkuyorlar. Oysa
kalabalıkların içinde kaybolmak kolaydır; asıl erdem, hakikatin yanında tek başına
durabilme iradesidir. Eğer bir gün kendi mahallenize, kendi liderinize veya en
sevdiğiniz ideolojiye "Burada bir yanlış var" diyebiliyorsanız, işte o zaman
gerçekten özgürsünüz demektir. Ya da özgürlük yolcusu diyelim...
Küçük Bir Devrim
Geleceğimizi teknolojinin hızı değil, hakikati kendi aidiyetinden üstün tutabilen zeki ve
çalışkan insanların sayısı belirleyecek...
Unutmayın lütfen; bir söz, onu söyleyenin kimliğine göre değer kazanıyor ya da
kaybediyorsa, orada adalet değil, kabilecilik vardır.
Gelin, bugünün küçük ama en büyük devrimini başlatalım: Kendi mahallemize
rağmen düşünelim, mahalle sakinlerini rahatsız edecek sorular soralım ve
elbette bunu yaparken nezaketi elden bırakmayalım.
Çünkü bizi insan yapan şey ne kadar yüksek sesle bağırdığımız değil, gerçeğin hatırı
için manipülasyona ne kadar dayanabildiğimiz ve gerektiğinde tek başına yürümeyi
göze alıp alamayacağımızdır...
Gürkan KARAÇAM

