Asıl Mesele Üretmek Mi, Üretileni Kime Yansıttığın Mı?
Bir ülkenin gerçekten büyüdüğünü nasıl anlarız?
Gökyüzünde dolaşan savaş uçaklarından mı?
Yeni nesil füzelerden mi?
Savunma sanayi ihracat rakamlarından mı?
Yoksa pazarda filesini doldururken hesabı tutturamayan, evine boynu bükük dönen
emekliden mi? Yoksa hepsi mi...
Neden mi bu sorularla başladım? Çünkü insan, bazen o çok rahatsız edici, o can
yakıcı ihtimali düşünmeden edemiyor…
Belki de modern dünyada “güçlü devlet” ile “güçlü toplum” aynı şey değildir.
Hatta bazen biri büyürken, diğeri bilerek ve isteyerek küçültülüyor olabilir. Hâsılı bu
bir tercih midir? Pekâlâ mümkün...
Bugün birçok ülke görece devasa üretim kapasitelerine sahip…
(ABD, İNGİLTERE, FRANSA, ÇİN, RUSYA vs...)
Silah üretiyorlar…
Teknoloji üretiyorlar…
Uzaya çıkıyorlar…
Yapay zekâ geliştiriyorlar…
Ama aynı anda ülkelerindeki milyonlarca insan; kirayı, faturayı, geleceğini ve
çocuklarının yarınını düşünmekten felç oluyor...
İşte tam burada insanın zihnine çok sert, çok köşeli bir soru düşüyor:
Demek ki mesele sadece ekonomik ya da teknolojik bir güç üretmek değil…
Mesele, o üretilen devasa gücün kimin için, neye hizmet etmek için üretildiğidir...
Bakın tarihte ve günümüzde bazı devletler gücü topluma yayarak, bireyi yücelterek
büyüdü, büyüyor fakat bazıları ise gücü sadece merkezde, yani sistemin elinde
toplayarak büyüdü, büyüyor…
Bu arada aklıma takıldı…
Neden bazı ülkeler sadece güçlü değil, aynı zamanda “dokunulmaz” gibi görünüyor?
Mesela İsviçre…
Neyse devam edelim ve ilginçtir… Merkez büyüdükçe çevre küçülüyor. Merkez
zenginleştikçe, çeperdeki insan sadece o çarkı döndüren adsız bir vidaya dönüşüyor
ve sonuçta insan, kendi ürettiği teknolojinin, kendi eliyle kurduğu sistemin altında
ezilerek ülkesine yabancılaşıyor...
Bugün dünyada birçok sistem halka hep aynı masalı anlatıyor:
“Biraz daha sabredin…
Devlet büyüyor…
Ekonomi güçleniyor…
Büyük oyun kuruluyor…”
Peki insan, canı yana yana şunu sormaz mı?
Devlet büyürken, o devletin asıl sahibi olan insan neden her geçen gün daha da
küçülüyor?
Kalkınma sadece soğuk rakamları büyütmek midir?... İnsanın hayat standardını,
huzurunu, neşesini büyütemeyen rakamlar, günün sonunda sadece birer istatistik
yığınından ibaret değil midir?...
Belki de çağımızın en büyük, en organize illüzyonlarından biri budur: “Makro”
başarıları, “mikro” sefaletleri örtbas etmek için bir şal gibi kullanmak…
Hokus pokus... Ve ekonomik büyüme ile toplumsal refahın otomatik olarak aynı şey
olduğuna insanları inandırmak…
Oysa aynı anda hem şahlanan bir ekonomi hem de mutlu insan, refah içinde toplum
mümkündür...
Peki bu ne demek... Cevap kırıcı ve öfkelendirici ama net; o zaman sorun çok net bir
tercihtir....
Yoksulluk ve yoksunluk, çoğunlukla üretimsizlikten değil; o üretimin pay edilme
şeklinden, yani bölüşümün adaletsizliğinden doğar ve bazı düzenler; refahı tabana
yaymayı değil, o refahı tepede tutup kitleleri kontrol etmeyi daha güvenli bulur...
Dikkat edin…
Ekonomik olarak nefes alamayan, yarınından emin olamayan toplumlar zamanla
daha fazla korkuya bağlanır...
Daha kolay kutuplaştırılır...
Daha kolay yönlendirilir...
Daha kolay “şükretmeye” ve azı kabullenmeye şartlandırılır...
Ve insan ister istemez şu karanlık ihtimalin kıyısına geliyor: Acaba bazı sistemler için
fikri hür, vicdanı hür güçlü birey değil de; çaresizliğinden ötürü daha kolay yönetilebilir
birey mi daha değerlidir?...
Neden mi? Çünkü ekonomik bağımsızlık arttıkça, insanın psikolojik ve zihinsel
bağımsızlığı da artar. Kendi ayakları üzerinde duran insan; daha fazla sorgular, daha
az korkar, manşetlerle veya algılarla daha zor manipüle edilir...
Acaba bu yüzden “modern sistemler”; tam bir toplumsal refahı değil de, ucu ucuna
yeten bir "kontrollü refahı" tercih ediyor olabilir mi? Cevabı size bırakıyorum...
İnsanlara sadece hayatta kalacak, o çarkı döndürmeye devam edecek kadar alan
açılıyor… Ama sistemi, adaletsizliği, gidişatı sorgulayacak kadar güç verilmiyor. Ve
sonra dönüp buna “istikrar” diyorlar... Şaka gibi...
Oysa insan sormadan duramıyor…
Gerçek istikrar; halkın çaresizlikten sustuğu, sesini çıkaramadığı bir düzen midir?
Yoksa insanların yarın kaygısı taşımadan, korkmadan, onuruyla yaşayabildiği bir
düzen mi?
Güçlü devlet dediğimiz şey tam olarak nedir Allah aşkına?
Sadece hangarlardaki uçak sayısı mı?
Sadece füzelerin menzili, ihracat grafiklerinin yukarı doğru tırmanması mı?...
Yoksa yaşlısının maaş günü kaygısı taşımadan huzurla nefes aldığı, gencinin "bu
ülkede bir geleceğim var" diyerek umutla gülebildiği, orta sınıfının yok olmadığı ve
hiçbir insanın kendini değersiz hissetmediği bir yuva mı?...
Belki de geleceğin savaşları artık sadece sınırlarda, cephelerde verilmeyecek, ki
verilmiyor zaten...
Ne dersiniz asıl büyük savaş; insanın zihni, dikkati, umudu ve ekonomik bağımsızlığı
üzerinde yapılıyor olabilir mi?...
Bugün devletlerin ve dev şirketlerin elindeki algoritmalar, sadece cebimizdeki paraya
değil, zihnimizin direncine göz dikmiş durumda ve dahası ekonomik olarak yorgun
düşürülmüş, her ayı bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürmüş toplumların
zihinsel barikatları da onlar için hüp edilecek küçük lokmalar olarak görülüyor galiba...
Akşam eve götüreceği ekmeğin derdine düşen insan, hakikati araştıracak, adaleti
sorgulayacak enerjiyi kendinde bulabilir mi?...
Ve işte modern çağın en sessiz, en tehlikeli işgali tam olarak budur bence...
İnsanların bedenlerini zincire vurmak değil; onların hayat enerjisini, yaşama sevincini
ve sorgulama yetisini tüketmek…
Bu yüzden bugün, her şeyi bir kenara bırakıp yeniden düşünmek gerekiyor: Bir
ülkenin gerçek başarısı nedir? Sadece üretmek, sadece gövde gösterisi yapmak mı?
Yoksa üretilen o muazzam gücü ve zenginliği, halkının hayatına adil, eşit ve şefkatli
bir şekilde yansıtabilmek mi?...
Aklınızda olsun;
Halkın sofrasına değmeyen zafer;
Parlak olabilir ama asla büyük değildir. Kanımca zafer bile değildir...
Gürkan KARAÇAM- İzmit/KOCAELİ

