(1) Uygur ilim ve bilim şahsiyetleri dönemlerinde dünyaya ışık saçmış ilim ve bilimde önderlik yapmışlardır. Doğu Türkistan da beş bin km yer altı su yolu yaparak Doğu Türkistan çöllerini sulamışlardır. Tıp alanında bilinen on bin yıllık bir geçmişe ve tarihe sahiptirler. Tıp bilim insanları günümüzde bile tıp eğitiminde kullanılan buluşlara imza atmışlardır. Yemek kültürleri Kıyafet giyim kuşam kültürleri de çok önemlidir üç bin yıl öncesine ait erkek giysisi pantolon bulunmuştur. Kadınları zarif ve Müslüman inanç ve kültürünü de yaşatan ölçülere uygun olmaya özen göstermişlerdir. Şiir sözlü ve çalgılı müzik kültürleri de çok eski tarihe sahip olmakla oldukça seviyeli insani söz ve zerafete sahiptirler. Bu konuların gün yüzüne çıkarılması başta Uygurlar açısından kendi kültür ve tarih şuuru ve bilinci oluşması kendi geçmiş tarihlerini bilmeleri açısından son derece önemlidir. Öncelikle Uygurlar büyük bir geçmişi olan kadim bir medeniyete sahip millet oldukları bilmeli ayrıca da milletlerin Uygurları sadece komünist Çin tarafından on yıllardır süre gelen karşılaştıkları soykırım dışın da da tanımaları sağlanmış olacaktır. Uygur sözü Uygar dan gelmektedir. Büyük bir milletin tarihine dair bir perspektif sunmayı ödev biliriz! -“Doğu Türkistan tarihi” ni Dr Nurettin İzbasar’a (Aktivist/Tarihçi) -Türkistan/Doğu Türkistan’da başta Tıp bilimi, bilim, ilim ve sanat alanında dünyaya öncülük eden Uygurlar’ı Prof Dr Muttalip Emçi den, -Yemek Kültürü’nü Şair Yazar Nurala Göktürk’den -Giyim kuşam kıyafet kültürü’nü moda tasarımcısı Kadriye Ofer (Wufuer)den -Nişan düğün evlilik merasimleri STK temsilcisi Menzure Teklimakan Er’den -Türkistan müzik kültürü’nü müzisyen eğitimci Dr. Gülzade Tanrıdağlı’dan olmak üzere; Ana başlığı altında özet olarak anlatmaya çalışacağımız konularda konu üzerine emek vermiş çalışma yapmış öncü kişilerlerin verdiği bilgileri dikkatlerinize sunarız. İlk olarak Doğu Türkistan tarihi konusunda ki söyleşimizi Dr Nurettin İzbasar (Aktivist/Tarihçi) Nurettin İzbasar; ilk ve orta öğrenimini doğduğu yer olan öğrenimini Doğu Türkistan’ın Aksu şehrinde Pekin de lisans eğitimininden sonra 2011 yılında Türkiye’ye geldi. Üniversite de Tarih bölümünden doktora unvanı aldı. Soru: Doğu Türkistan ve Uygurlar’ı kısaca anlatırmısınız? Cevap: Doğu Türkistan, Asya'nın merkezinde yer alan, yaklaşık 1.828.418 km² yüzölçümüne sahip bir Türk ülkesidir ve günümüzde Çin işgali altındadır. Bölgede, milattan önce 1800’lü yıllara tarihlenen mumyalar bulunmuş ve bu kalıntılar “Tarım Mumyaları” adı altında dünya çapında ilgi görmüştür. Urumçi civarında ortaya çıkarılan ve milattan önce 1000’li yıllara tarihlendirilen mumyalar ise Türk genetik özelliklerini taşıyan en eski örnekler arasında yer almaktadır. Soru: Doğu Türkistan nerede yer almaktadır? Cevap:Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki geniş saha, Türklerin en eski anayurtları olarak kabul edilmektedir. 19. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşen Çin-Mançu istilasına kadar Doğu Türkistan coğrafyasında yaşayan Türkler ve diğer yerel kavimler, bu topraklarda birçok devlet kurmuştur. Yazılı kaynaklar, milattan önceki dönemlerden Türklerin kitlesel olarak İslam’ı kabul ettiği 10. yüzyılın ortalarına kadar olan süreçte, Doğu Türkistan topraklarının sırasıyla Hun, Ak Hun, Göktürk, Uygur, Koçu ve Karahanlı devletleri tarafından yönetildiğini bildirmektedir. Soru: Uygurlar islamla ne zaman tanışmışlardır? Cevap: Karahanlılar döneminde Sultan Satuk Buğra Han’ın Artuç’ta İslam’ı kabul etmesi ve bu dini devletin resmî dini hâline getirmesiyle oluşmaya başlayan Türk-İslam kültürü, günümüz Doğu Türkistan kültürünün temelini teşkil etmiştir. Doğu Türkistanlılar, bin yılı aşkın süredir Türk-İslam kültürü çatısı altında, Türk ve İslam dünyasının doğu sınırlarında varlıklarını sürdürmektedir. Soru: Doğu Türkistan da en çok Uygur Türkleri yaşadığını biliyoruz aynı bölgede hangi devletler kurulmuştur? Cevap: Uygurlar, Doğu Türkistan’daki en önemli Türk topluluklarından biridir. 20. yüzyılın ilk çeyreğine, özellikle de 1949 yılına kadar, günümüzde Uygur adıyla anılan Türkler,Karahanlılar döneminden itibaren yaygın şekilde Türk adını kullanmıştır. Ancak 1921’deki Taşkent Konferansı’ndan sonra Uygur adı, Sovyetler Birliği tarafından Doğu Türkistan’daki en kalabalık Türk nüfusunu tanımlamak üzere verilmiştir. Uygur adı Orhun Kitabeleri’nde geçmekte olup Uygur boyları, 744-840 yılları arasında Göktürk devletinin siyasi mirası üzerine Ötüken merkezli yeni bir devlet kurmuştur. 840 yılında Ötüken’deki Uygur Kağanlığı’nın yıkılmasının ardından Uygur kabileleri iki farklı bölgeye göç etmiştir. Bir kol, Çin Seddi’ni geçerek günümüzdeki Gansu ve Kökönurbölgesinde Ganzhou Uygur Kağanlığı’nı (848-1036) kurmuş; diğer kol ise Doğu Türkistan’ın kuzeyindeki Solmı(Karaşehir), Koçu (Karahoca) ve Beşbalık bölgelerine gelerek diğer Türk boylarıyla birlikte Batı Uygur Kağanlığı’nı, diğer adıyla Koçu (İdikut) Uygur Kağanlığı’nı (843-1209) kurmuştur. Bu devlet, Doğu Türkistan’ın Kuça’nındoğusundan Kumul’a kadar uzanan ve Tanrı Dağları’nın kuzey kesimlerini de kapsayan geniş bir bölümünüyönetmiştir. Soru: Uygurların islamla tanışmalarından önceki inançları? Cevap: Uygurlar, 15. yüzyılın başlarına kadar Budist kültürünü sürdürmüş; bu yüzyılın başlarından itibaren ise İslamiyet, Turfan ve doğusundaki Kumul bozkırlarına kadar yayılmıştır. Karahanlı Türk-İslam kültürü, 16. yüzyılda tüm ülkede hâkim kültür hâline gelmiştir. Soru: Uygurlar ve Göktürkler döneminden bahsedecek olursak? Cevap:Göktürkler döneminden itibaren Doğu Türkistan’da yaşayan Yağma ve Karluk kabileleri, Doğu Türkistan’ın güneyi ile Batı Türkistan’ın bir kısmını kapsayan coğrafyada Balasagun ve Kaşgar’ı başkent yaparak Karahanlı Devleti’ni (840-1212) kurmuştur. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın 10. yüzyılın ilk yarısında İslam’ı kabul etmesi, Türkistan genelinde İslamiyetin hızla yayılmasını ve Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmasını sağlamıştır. Karahanlılar, Doğu Türkistan’ın Kuça ve güney bölgelerini yöneterek günümüzdeki Doğu Türkistan topraklarının yaklaşık yarısını ve Tarım Havzası’nı kontrol etmiştir. Bu nedenle Karahanlılar döneminde temelleri atılan Türk-İslam kültürü, Doğu Türkistan kültürünün ana yapısını oluşturmuştur. Soru: Doğu Türkistan da işgaller? Ve Çin işgali? Cevap: Cengiz İmparatorluğu sonrasında bölgede önce Çağatay Hanlığı, ardından Yarkent Hanlığı egemenlik kurmuştur. 17. yüzyılın ortasından 18. yüzyılın ortasına kadar ise batı Moğolları olan Oyrat kabileleri, Doğu Türkistan’ın kuzeyinde Cungar Hanlığı’nı kurarak bölgeye hâkim olmuştur. 1755 yılında Cungar Hanlığı’nı yıkan Mançular, önce Doğu Türkistan'ın kuzeyini ardından 1759 yılında tüm ülkeyi işgal etmiştir. Doğu Türkistan halkı, Mançu işgaline karşı yaklaşık bir asır boyunca direnmiş ve 1865 yılında Yakup Han liderliğinde Çin-Mançu kuvvetlerini ülkeden kovarakKaşgarya Devleti’ni kurmuştur. Bu devlet, Osmanlı Devleti’nden askerî uzman ve mühimmat yardımı almış, Osmanlı Hilafeti’ne bağlanmıştır. II. Abdülaziz Han adına sikkeler bastırılmış ve Cuma hutbelerinde onun adı okutulmuştur. Ancak 1877’de, Çarlık Rusyası’nın desteğini alan Çin-Mançu ordusu Doğu Türkistan’a yeniden askerî harekât başlatmış ve Yakup Han’ın 1877’deki şüpheli ölümünden sonra yaşanan iktidar boşluğundan yararlanarakülkeyi yeniden işgal etmiştir. 1881’de Rusya ile Çin arasında imzalanan İli Antlaşması ile Doğu Türkistan Çin yönetimine bırakılmış ve 1882 yılında bölgeye “yeni işgal edilmiş toprak” anlamına gelen Çince Xinjiang adı verilmiştir. 1884’te Doğu Türkistan resmen Çin’in bir eyaleti ilan edilmiş ve 1911’de Mançu Hanedanlığı’nın yıkılmasından sonra ülke, Çinli militanların denetimindeki bir sömürge hâline gelmiştir. Soru: Doğu Türkistan’ın Birinci Dünya savaşından sonra bağımsızlık mücadelesi ve devlet kurma çabaları? Cevap: Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1931 yılında Çinli militanlara karşı yeniden ayaklanmalar başlamış ve 1933’te Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak bu cumhuriyet, Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği’ne bağlı askeri güçler tarafından ortadan kaldırılmış ve bölge, Sheng Shicai (1894-1970) adlı Çinli militanliderliğindeki cunta yönetimine bırakılmıştır. Sheng Shicai, 1937 yılında Sovyetler Birliği’nin teklifiyle bölgede yaşayan Türklere “Uygur” adının resmî olarak kullanılmasını kabul etmiş ve yürürlüğe koymuştur. Yine Sheng Shicai, 1937 ve 1941 yıllarında, İslam Cumhuriyeti’nin kurucuları, âlimleri ve aydınları başta olmak üzere Doğu Türkistan halkına yönelik geniş çaplı katliamlar gerçekleştirmiştir. Bu baskılara rağmen bölgede ayaklanmalar kısa sürede yeniden başlamış ve 1944 yılının Eylül ayında başlatılan silahlı direnişin başarılı olmasıyla 12 Kasım günü Gulca’da Doğu Türkistan Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği ile Çin’in galip devletler arasında yer alması ve Stalin yönetiminin müdahalesi neticesinde, 1946 yılında bu cumhuriyet lağvedilmiştir. Bununla birlikte, 1949 yılında Çin Komünist Partisi ülkeyi işgal edene kadar Doğu Türkistan Cumhuriyeti tarafından kurtarılan bölgelerde millî ordunun silahlı güçleri varlığını sürdürmüştür. Soru: DoğuTürkistan özerk midir? Cevap: 1949’da Çin Komünist Partisi’nin işgaliyle birlikte Doğu Türkistan tam anlamıyla bağımsızlığını kaybetmiş ve millî ordu dağıtılmıştır. 1955 yılında Çin yönetimi bölgeye özerklik verildiğini ilan etmişse de özerklik yasası 1980’li yılların sonlarına kadar çıkarılmamış ve bölgeye herhangi bir özerklik hakkı tanınmamıştır. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. Bu fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim. Doğu Türkistan’da Çin tarafından uygulanan soykırım ve işgalin son bulması için başta Türk islam devlet ve milletlerini, islam ülkelerinin ve insanlığın sessiz kalmamasını kadim doğu Türkistan halkının işgal ve sokırımının son bulmasını dilerim. ////// Bilimin Medeniyetin Beşiği Doğu Türkistan Uygur Medeniyeti ve Kültürü (2) Uygur Kültürünün Gelişim Tarihi ve Uygur Tıbbı Hakkında Uygur Tıbbı hocası muhterem Prof. Muttalip Emçi hocamızla yaptığımı söyleşiyi sizlere sunuyoruz. Soru:Hocam kısaca kendinizi tanıtırmısınız? Muttalip Emçi; Doğu Türkistan'ın Hotan Vilayeti Uygur Tıbbı Hastanesi ve (Sincan) Uygur Tıbbı Yüksek okulunda 30 yıldan fazla pratik tedavi ve öğretim hizmeti yapmıştım. Uygur Tıbbı derslik kitabı materyalleri gibi 30'dan fazla tıbbi kitap yazmak nasip oldu. Türkiye'deki Geleneksel Uygur Tıbbı Araştırma Vakfı'nın kurucusu ve müdürlüğü ve Uygur Tıbbı Bilimsel Dergisi'nin baş editörlüğünü deruhte etmekteyim. Muhterem Prof. Muttallip Emçi hocam halen Geleneksel Uygur Tıbbı Araştırma Vakfı'nın kurucusu ve müdürlüğü, Uygur Tıbbı Bilimsel Dergisi'nin baş editörülüğünü yapmaktasınız. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. 2024 yılında uluslararası geleneksel tıp kongresi yaparak, Uygur Tıp ve Tıp önderlerini dünyata tanıtmak ve tekrar hatırlatmak gibi tarihi hizmeti de organize ettiniz. Uygur Kültürünün Gelişim Tarihi ve Uygur Tıbbı Hakkında Kısa Bir Değerlendirme Prof. Muttalip Emçi Soru:Hocam kısaca kendinizi tanıtırmısınız? Muttalip Emçi; Soru: Hocam Uygurlar ve diğer Türk boylarının kültürel ve boy ilişkilerini anlatırmısınız? M.Emçi: Uygurların kadim ve kültürlü bir halk olduğu hepimizce bilinmektedir. Tarihî gerçeklik bize, Uygurların milattan önce çok yıllar öncesinden itibaren farklı tarihî dönemlerde, farklı isimlerle tarih sahnesine çıktığını göstermektedir. Aynı şekilde, onların yaşadığı ana vatan, yarattığı kültür ve tarihteki rolü, katkıları ile ilgili bilgilerle donatır. Bu özelliği ile Uygurlar, Türk boyları içinde kendileri hakkında en çok tarihî bilgi bırakan halklardan biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda Türk halkları içinde en çok yazılı ve maddi kültür yaratan halk sayılmaktadır. Uygurlar, bugünkü bütün Türk halklarının genel tarihinin, Türk dili tarihinin ve Türk kültür tarihinin hem teorik hem de pratik temelini oluşturma ve şekillendirmede temel yaratan köklü Türk topluluğudur. Soru:Uygur dili Uygur halkı denilince ne anlarız? Cevap: Uygurlar, Merkezi Türkistan'daki Aryan-İskit-Sak-Hun-Türk halklar topluluğundaki tarihinin uzunluğu ve yarattığı şanlı kültürü ile tanınan en kadim kültürlü topluluk olup, dil açısından Altay dil sisteminin Türk dilleri ailesinin Uygur-Karluk dilleri grubuna girmektedir. Uygurlar, Türk boyları içinde kendileri hakkında en çok tarihî bilgi bırakan halklardan biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda Türk halkları içinde en çok yazılı ve kültür yaratan halk sayılmaktadır. Uygurlar, bugünkü bütün Türk halklarının genel tarihinin, Türk dili tarihinin ve Türk kültür tarihinin hem teorik hem de pratik temelini oluşturma ve şekillendirmede temel yaratan köklü Türk kavmidir. Onların fiziksel özellikleri ve kan özelliği, dil ve edebiyat-sanat, tıp özelliği, sosyal millî, yaşam âdeti ve yaşam özelliği, Uygurların son derece uzak tarihî katmanlarını, yayılma ölçeğini, millet kaynağı ve çeşitli bileşenlerini, özümseme kabiliyetini, atalarının bütün kültürlü sözlü edebiyatı ve yaşam kültürüne tam varis olma yeteneğini açıklayıp vermektedir. Tarihte Uygurların bir kısmı göçebe yaşamda yaşamış olsa da, yine bir kısmı tarihten bu yana Merkezi Türkistan'ın Tarım vadisinde yerleşik olarak şehir kültürü ile yaşayıp gelmiştir. Soru: Uygurların Tıp bilimine katkıları ve geleneksel tıp bilinen tarihi ne zaman başlar? Ve;“Dokuz Oğuzlar” tanımlaması neyi ifade eder? Cevap: Meşhur Uygur tıp alimi Gazbay (M.Ö. 460~375) Tarım vadisinde yaşamış kişi olup, "Gazbay BitkilerAnsiklopedisini yazmıştır. Bu kitaptan haber alan Yunanlı bilgin Hipokrat (M.Ö. 460~370) kendi öğrencilerini Tarım vadisine gönderdiği hatırlanmaktadır. Bu çok değerli bir tarihî metin. Türkçe çevirisini yapayım: Bugün Büyük Türkistan diye adlandırılan coğrafi bölge (Türkistan coğrafyası), Göktürk Kağanlığı (552-742) devrinde, Uygur Kağanlığı (745-840) ve Karahanlılar (840-1212) ile Çağatay Hanlığı (1227-1330) devrinde bir devletin bütün ve ortak toprakları sayılıyordu. Ondan sonraki siyasi ve toplumsal değişiklikler burada yaşayan halkları sanki birbirine benzemez farklı milletler haline getirdi. Bunun sonucunda özellikle ortak dil açısından fark oldukça büyüdü. 19. yüzyılın ortalarından başlayarak bu Büyük Türkistan coğrafyası küçük küçük bölgelere ayrıldı. Uygurlar kabile ittifakı dokuz kabileden, bazen 10 kabileden oluştuğu için, bazı tarihî belgelerde "Dokuz Oğuzlar" diye adlandırılır. Çin tarihî kaynaklarında ise "Dokuz Türkler" 《九姓铁勒》 diye adlandırılmıştır. MS 2. yüzyılda yaşamış Yunan âlimi Ptolemy, kendi 10 ciltlik "Coğrafya" adlı eserinde, şimdiki Tarım nehri vadisindeki başlıca yerli halkların Uygur olduğunu, onların hayat faaliyetlerini, şimdiki Kaşgar, Hotan, Aksu, Kuça, Korla gibi yerlerin doğal şartlarını, dağ-nehirlerini hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler vermiştir. Doğu Türkistan'daki geniş Tarım ovası, Uygur medeniyetinin sahnesi olmuştur. En eski devirlerden başlayarak, bu devletin kuzey ve güneyini boydan boya, Çin'i batı ile birleştiren ticaret yolları vardı. Mesela, Çin'in ipekeleri hatta Roma İmparatoru devrinde bile, bu yollar aracılığıyla Roma Devleti'nin topraklarına ulaştırılmıştı. Bu nedenle bu yollara İpek Yolu da deniliyordu. Aynı zamanda bu devletin yerinin bereketli, şehirlerinin zengin olması ve bundan başka Çin, Hindistan ve İran gibi üç önemli medeniyet devletinin varlığı, ayrıca bunların dünyanın önemli bölgelerinde ticaret ve ticarete sahne olması, Tarım ovasını son derece çekici duruma getirmişti. Orta Asya esasen dünyadaki en eski medeniyetin beşiği idi. Doğu Türkistan, kendi devrinin en önemli medeniyet merkezlerinin kesişme noktasında yer aldığı için, o önemli mal değişim bölgesi olmakla kalmayıp, aynı zamanda sürekli olarak kültür alışverişine sahne olmuştur. Genel açıdan olsun, coğrafi şartlardan olsun nasıl yararlanacağını son derece iyi bilen Uygurların örgütlenme gücü ve idari kabiliyetinin sağladığı barış ve güvenlik gölgesinde ortaya çıkan ekonomik hayat sayesinde şekillenen gelişme, geniş ve yüksek kültüre kaynak olmuştu. Bey-ağalar kendi siyasi ve idari yükümlülüklerinin yanı sıra, tarım yaparak halkın yaşam seviyesini yükseltmiş, tüccarlar ise sürdürdükleri küresel girişimlerle başarı kazanarak halkın yaşam standardını yukarı çekmişti. Edebiyatçı-âlimler, sufi-hükümdarlar edebiyat, hukuk ve din alanındaki güçlü eserleriyle fikir-düşünce ihtiyacını karşılamak için araştırmalarla meşguldü. El sanatçıları kendi canlı heykelleri, nefis ve muhteşem resim çizimleri, zarif minyatürleriyle insanların sanatsal zevkini tatmin etmek için çaba harcıyorlardı. Uygurların Doğu Türkistan'ın ekonomik alanındaki başarıları görünürdü. Tarımda nehir ve kanal-bendler su sulama koşulu iyi olduğu için, tarım ve bahçıvanlık son derece büyük ölçüde gelişmişti. Değerli araştırmalarda yedek tahıl ve üzüm şarabı ticareti, kredi ticaretine ait birçok belge bulundu. Metaller, özellikle altın, gümüş madenleri açma ve işleyerek üretim yapılıyordu. Kâğıt yapımı, dokumacılık ve halıcılık son derece gelişmişti. Yazı — Von Le Coq kendi "Doğu Türkistan'daki Helenizm (eski Yunan kültürü ile Doğu sanatının birleşmesi sonucunda ortaya çıkan, kendi zamanına göre yeni ve özgün bir sanat akımıdır) İzleri" adlı eserinde, Doğu Türkistan bölgelerinde değerli araştırmalar sırasında 17 çeşit dilde 24 çeşit yazının bulunduğunu belirtmiştir. Kökeninin kaynağı her ne kadar Fenike harfli yazıdan olup, Suriye-İran'ın benimsemeleriyle gelmiş olsa da, Uygurların onu geliştirmeleriyle dünyadaki en güzel yazı denilebilecek Uygur yazısını, Moğollar ve Mançular aynen kabul ederek kullanmışlardı. Yine şunu da belirtmek gerekir ki, Orhun Abideleri nedeniyle dünyaca tanınan run yazısı denen yazı aynı zamanda Uygurlar tarafından uzun bir müddet kullanılmıştı. Soru: Hocam matbaacılık/ baskı ve tabiatıyla edebiyat konusunda Uygurların hakkındaki iddia nedir? Cevap; Matbaacılık — Uygurlar tarihte ilk olarak ağaçları oyarak kitap bastılar. Edebiyat — Uygurların ister önceki dönemlere ait olup değerli araştırmalar yoluyla ortaya çıkmış olsun, ister yakın zamanlarda elde edilmiş önemli belgeler olsun hepsi son derece önemlidir. Bunların içinde ekonomiye ilişkin olanları meşhur Türkolog Radloff "Uygur Dil Abideleri" adlı eseriyle, tıbba ait kısmını Profesör Reşit Rahmeti Arat "Uygur Tıbbı" adlı eseriyle, edebi ve dine ilişkin olanların bir kısmını Fransız âlimi Pelliot, bir kısmını Alman âlimlerinden merhum Bang ve F.W.K. Müller... gibi isimler araştırmıştı. Diğer taraftan, "Oğuz Destanı" yakında Profesör Arat tarafından yayımlandı. Her ne olursa olsun, âlimlerin araştırmasını bekleyen birçok belge hâlâ Avrupa'nın arşivlerinde saklanmaktadır. Uygurların Karluk ve/ya Karahanlılar muhitine ait olarak yazılan edebî eserlerinden biri olan "Kutadgu Bilik" ile Mahmud Kaşgarlı'nın meşhur "Divanu Lugati't-Türk" eseri özellikle önemlidir. Her ikisi 1070 yıllarında yazılmıştı. Uygurlar'da millî edebiyat şekillendiği çağlarda Avrupa'da vahşilik hüküm sürüyordu, Türkçenin önemli bir şivesi olan Uygur Türkçesindeki tasvirler müziğin Uygurlar'da da rol oynadığını göstermektedir. Soru: Hocam Uygurların/Türklerin din anlayışı? Şamanizm Ve Müslüman oluşları? Cevap; Din — Uygurlar arasındaki her önemli kültür katmanı bir dini kabul etmesi tarihle bağlantılı olmuştu. Eski Gök Tanrı ve/ya şaman inancından sonra sırasıyla Budizm, Hristiyanlık, Maniheizm ve İslam dini Uygurlar'a girmişti. Sadece bunlardan Hristiyanlığın sınırlılığı ve Maniheizm'in yüksek tabakaya has olmasına karşın, İslam dini ile Budizm herkese hâkim ve genel bir din olarak kabul edilmişti. Uygurların diğer Türk kabilelerine göre kıyaslanamayacak derecede yüksek bir kültüre sahip olmasında, şimdiye kadar açıkladığımız gibi tarihî, coğrafi, idari, ekonomik etkenlerden başka, özellikle Budizm ve Maniheizm dinleri verimli rol oynadı. Doğu Türkistan'a olan en eski dış etki Budist din olup, Hristiyanlıktan sonraki birinci yüzyılda Hindistan'dan gelmişti. Yeni, yüksek dereceli yönetime çok ilgi duyan Türkler, İslam dininin yayılmasında önemli rol oynadıkları gibi, Budizm'in yayılış devrinde de yeni dinin sahipleri olmuşlardı ve son derece yüksek şevkle Budist tapınakları, manastırlar kurmuşlardı. Hatta Budizm'in Doğu Türkistan'daki yüksek itibarı nedeniyle Çin'e yayılmasına Uygurlar doğrudan etki etmişti. Uygur medeniyetinin çiçeklenme devri 750-850 yılları arasındaki 100 yıl olduğu bilinmektedir. Doğal olarak, resim sanatının mükemmel devri benzer zamana denk gelmektedir. Doğu Türkistan'da resim sanatları Budizm'in himayesi altında, onunla eş zamanlı olarak ilerleyip mükemmelleşirken, ikinci bir din girip bu akımı kemale erdirmişti. O da Doğu Türkistan'a sırrını açan diğer önemli bir dinî teşkil eden Maniheizm'di. Bu dinin kurucusu olan Mani kendisi ünlü bir ressam idi. Maniheizm'in akide kitapları en güzel kâğıtlara, en iyi mürekkepler ile kaligrafi şeklinde yazılıyor, harika güzel süsleniyordu. Mani'nin tapınakları duvar resimleriyle süslediği söylenir. Mani sanatçı sıfatıyla o derece ün kazanmıştı. Maniler her taraftan gelen takipçiler nedeniyle, özellikle Hristiyanların takip ve araştırmaları nedeniyle, Maniler özgür durumda dinlerini yayamadı. Yedinci yüzyılın ortalarında Doğu Türkistan'a hâkim olan Uygurların padişahı sayesinde, asil sınıfı Mani dinine girmişti. Bu nedenle temeli Budizm sayesinde son derece alkış kazanmış resim sanatı coşkuyla gelişti ve yaygınlaştı. Daha sonraki zamanlarda Moğollar Doğu Türkistan'ı işgal ettiği zamanlarda, bu yerlerden aldığı antika eserler, sanat eşyalarını bir taraftan Çin'e diğer taraftan İran'a götürmüştü. Doğu Türkistan'da plastik sanat için ne mermer taş, ne de bu sanatta kullanılan kireç taşını bulmak zordu. Doğu Türkistan'da kile reçine, saman, bitki lifini karıştırıp, iyi yoğurup bunu işleyerek heykellerin iç kısmı yerine göre ağaç, taş veya gümüşle sağlamlaştırılırdı. Üstüne ince bir kat kireç taşı sürüldükten sonra boyanır veya altınla kaplama yapılırdı. Hazırlanması için bunca güç harcanacak malzemelerden yine de son derece sağlam eserlerin ortaya çıkarılması gerçekten de insanı hayran bırakır. İdikut'ta elde edilen bir heykel de güzellik katmanları ve bedene yapışan elbisesi ile gövde kısmının güzel bir şekilde şekillendiğini gösteriyordu. Sorçuk'ta bulunan yaşlılığa doğru yüzlenmiş bir derviş ile gençliğin güzellik çağlarını ifade eden Budha heykelleri Uygur plastik sanatının güzel örneklerini oluşturuyordu. Ağaçtan da heykel yapanları vardı. Maralbaşı'nda bulunan, oturan bir Budha'nın heykeli bunun örneğidir. Moğolların istilası devletin nüfusunu harap etmişti. Soru: Uygur tıbbına/ geleneksel tıbbi tekrar dönecek olursak? Cevap; Uygur medeniyetinin bir diğer temsilcisi Uygur Tıbbı ilmi - atalarımızın 2500-4000 yıldan beri pratik tedavi tecrübelerinin bilimsel sonucu olup, Uygur halkının değerli kültürel miras hazinesindeki ışıldayan mücevherlerden biri sayılır. O 1930 yılları batı tıbbı dünya her millet halkları arasındaki geleneksel tıbbın temeli üzerine var olup dünyanın her tarafına genelleşmesinden önce vatanımızdaki ve diğer tüm dünyadaki her millet halkının sıhhat-sağlığını koruma, hastalıkların önlenmesi ve tedavi edilmesi konusunda tek tıp dalıydı. Soru: geleneksel tıbbın tedavi edici özelliği? Cevap; Dünyadaki her milletin geleneksel tıbbı vardır, çünkü tıp bu dünyaya insanlık ortaya çıktığından başlayarak ortaya çıkmış, insanların doğuştan tabiatında sağlıklı yaşama, uzun ömür görme isteği olduğundan onlar doğdukları dakikadan başlayarak yaşamak için çare ararlar. Çok soğuk veya sıcaklardan kendini koruma, yiyecek-yemeyecek, yapacak-yapmayacak faaliyetleri ihtiyatla yaparak sağlığını koruyup hastalıkların önlenmesi bilgilerine sahip olup, bunu nesilden nesile bırakarak herkes kendi geleneksel tıbbını az çok olsa da var etmiştir. Tarihten beri dünyanın her tarafında çeşitli isimlerdeki geleneksel tıplar mevcut. Mesela: Doğu Asya'da Kore tıbbı, Çin'in geleneksel tıbbı, Japonya'nın kampo tıbbı, bunlara benzer şekilde Hindistan'da Yunan Ayurveda tıbbı, Arap devletlerinde Arap tıbbı, Peygamber tıbbı, Türkiye'de Osmanlı tıbbı, Anadolu tıbbı denilen isimlerle anılmış, o tıp dalları hepsi insanlar ortaya çıktığından başlayarak şekillenmeye başladığından ta şimdiye kadar insanlığın sağlığı için hizmet etmektedir. Çoğunlukla geleneksel tıp dalları kâinat ile bitkiler, bitkiler ile canlılar arasındaki yaşam zincirleri arasındaki madde değişim süreçlerini birbirleriyle bağlayarak insan bedenindeki hastalık ve tabiat arasındaki ilişkilerin dengesini koruma, ruh ile bedenin bütünlüğünü temel alan tedavi yapma gibi ortak özelliklere sahiptir. Her milletin geleneksel tıbbı o millet fertlerinin yaşadığı coğrafi muhit ve doğayla karşılaşma imkânı dâhilinde sonuçlanmış ve sağlığı koruyup hastalıkların önlenmesi, pratik tedavi tecrübelerine dayalı şekillenmiş ve gelişmiş olduğundan, uzun yüzyıllardan beri insanlığın sağlığı için son derece önemli yerde durmuştur. Soru: Mizaç tıbbı veya tıpta mizaç ne demektir? Mizaca göre tedavi ne demektir? Cevap; Uygur tıbbı temel teorileri ilmindeki "Dört büyük madde talimati dayandığında "ateş, hava, su, toprak"tan oluşan dört büyük madde kâinattaki bütün varlıkların temel ham maddesi olup, insanlar, hayvanlar, bitkiler ve yeryüzündeki bütün canlı-cansız varlıkların temel ham maddesidir. Bu dört büyük maddenin her birinin kendine has mizacı ve özelliği vardır, mesela: Uygur tıbbı ve onun gelişme durumunu değerlendirip bakacak olursak ateş (güneş) mizaç açısından güneşe benzer olup, kurutur, yakar, ısıtır, pişirir, ışık çıkarır. Bu nedenle ateşi güneşin yeryüzündeki temsilcisi olarak bakmak mümkündür, ateşin ısıtma, kurutma özelliğine dayalı olarak kuru sıcak mizaca sahip denir. Hava (oksijen) yeryüzünün atmosfer katmanındaki gaz cisim olup, insanları içine alan hayvanlar ve bitkiler gibi bütün canlılar oksijene dayanarak yaşar. Havanın nemlendirme, ısıtma özelliğine dayalı olarak nemli sıcak mizaca sahip denir. Su bütün canlıların yaşaması için eksik olmaması gereken, yeryüzünün üçte ikisini kaplayan, insan bedeninin yaklaşık yüzde 60'ından fazlasını oluşturan maddedir, su insan organizmamızdaki çeşitli maddeleri gerekli yerlere ulaştırma, sıvılaştırma, hareketlendirme, eritme ve parçalama rolüne sahiptir. Suyun nemlendirme, sıvılaştırma, soğutma özelliğine dayalı olarak nemli soğuk mizaca sahip denir. Toprak tabiat dünyasındaki bütün canlı ve cansız şeylerin şekil ve niteliğini koruyan maddedir, o yaşamda, bitkilerin büyümesi ve hayvanların yaşamasında eksik olmaması gereken önemli madde olup, toprağın kurutma, soğutma özelliğine dayalı olarak kuru soğuk mizaca sahip denir. Demek, "ateş, hava, su, toprak"tan oluşan dört büyük madde yeryüzündeki bütün canlı ve cansız şeylere verdiği kuru sıcak, nemli sıcak, nemli soğuk, kuru soğuktan oluşan özelliğine dayalı olarak onların mizacı belirlenmiştir. Dört büyük maddenin özelliği (maddi etkisi) ise elementler periyodik tablosundaki dört büyük maddenin her birini oluşturan bütün kimyasal bileşenlere dayalı belirlenmiştir. Bu nedenle "ateş, hava, su, toprak"tan oluşan dört büyük madde kendi mizaç, özellikleri yoluyla tabiat dünyasındaki bütün maddelere her zaman etki ederek, onlarda kuru sıcak, nemli sıcak, nemli soğuk, kuru soğuktan oluşan belirli bir mizaç şekillendirir, insanlar dört büyük maddenin etkisine uğrayıp belirli mizaca sahip olmuş yiyecek-içecekleri tükettikten sonra, o yiyeceklerden bedende yiyeceğin tabiatına uygun durumdaki yaşam için önemli olan "kan, safra, balgam ve sevda" karışımları oluşur, insan bedeni bu karışımlardan beslenip yaşamını sürdürür. Bu nedenle karışımların normalliği sağlığın temeli sayılır. Amma çeşitli iç-dış sebepler yüzünden karışımlarda dengesizlik görülürse, organizmalarda hastalık ortaya çıkar. Bundan insan bedenindeki her normalleşmemenin kaynağı yine dört büyük maddenin insan bedenine gösterdiği etki ile ilişkili olduğunu görebiliriz. Uygur tıbbında sağlığı koruma açısından hava, yemek-içmek, hareket, nefes alma, uyuma, uyanıklık, tutma ve çıkarma dengesini ve ruhsal durumların dengeli olmasını, temizlik ve diğer açılardaki kötü alışkanlıklardan korunmayı teşvik eder. Soru: Uygur tıbbında insan muayenesi nasıl yapılır? Cevap; Uygur tıbbında hastalıklara tanı koyarken bakıp muayene etme, tutup muayene etme, nabız tutup muayene etme, koklayıp muayene etme, dinleyip muayene etme, koklayıp muayene etme ve diğer muayene türleri var olup, nabız tutup muayene etme hastalıklara tanı koymanın önemli araçlarından biridir. Bunlar sistemli teorik temele sahip hem Uygur sufilerinin birkaç on yüzyıllık tedavi pratiği süresinde topladığı tecrübelerin bilimsel sonucu sayılır. Uygur tıbbının hastalık tedavi pratiğinde organizmadaki dengesizlikleri giderip, sağlığı eski haline getirmek için yine dört büyük maddenin etkisinde belirli mizaç ve özelliklere sahip olmuş çeşitli yiyecek-içecek, ilaç-devaları kullanıp, bedende ortaya çıkan hastalıkların gelişip insan yaşamına tehlike ulaştırmasının önü alınır, tedavide kullanılan yiyecek-içecek, ilaç-devalar dört büyük maddenin etkisinde belirli mizaç ve özelliğe sahip olup, bedene girdikten sonra kendi maddi hem mizaç açısından etkileri ile bedendeki dengesizlikleri eski haline getirip, bedendeki çeşitli güçlerin toplamından olan "tabiat"ı güçlendirme yoluyla hastalıkların önlenmesi ve tedavisi rolünü oynar. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü "WHO"nun çağrısıyla 1992 yılının 10. ayının 24. günü, tüm dünyadaki tıp uzmanları Pekin'de toplanarak Pekin Bildirisi'ni onayladılar. Bu "Tüm dünya halklarının bundan sonraki sağlık işleri geleneksel tıbba muhtaç!" başlıklı bildirgeydi. O günden itibaren, tüm dünyada 10. ayın 24. günü Geleneksel Tıp Günü olarak anılmaktadır. Bunlardan biri, dünyadaki her milletin halklarının geleneksel tıplarının kullanımının Avrupa, Avustralya ve Amerika'da hızla artmasıdır. Asya ve Afrika'da geleneksel tıp kullananlar genel nüfusun yüzde 80'ini oluşturmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'nün raporunda gösterildiği gibi, kendi ülkesinde geleneksel tıbbı hayata geçirme politikası belirleyen üye ülkelerin sayısı 1999 yılındaki 25'ten 2002 yılına gelindiğinde 69'a yükselmiştir. Geleneksel tıbbın rolünü gittikçe anlayan birçok ülkede geleneksel tıp üniversiteleri, fakülteler, bölümler, özel hastaneler ve klinikler art arda açılmaktadır. Çünkü dünya halkları geleneksel tıbbın binlerce yıllık sınavlardan geçmiş güvenilir bir tıp olduğunu gittikçe anlamaktadır. Örneğin Uygur tıbbını ele alırsak, Uygur tıbbı insan bedenini ve tüm canlı yaşamını geniş doğa dünyasının bir parçası olarak görüp, genel bedenin bir bütünlüğünü vurgulayarak, insanın doğal mizaç meselesi ve ruhsal dünyası, örf-adetleri, fiziksel özellikleri, her iklime özgü olan hava iklimi, doğal şartları gibi unsurları mizaç dairesine dahil ederek analiz eder. Sağlık ve hastalık halinin mizaçla büyük ilişkisi olduğu, teşhis koyup tedavi ederken hastalığa neden olan temel faktörü belirleyip, onu bedenden yok etmede besinler ve doğal bitki ilaçlarıyla bedeni güçlendirip, bedenin hastalığa karşı durma gücü olan "doğa gücü"nü güçlendirmek yoluyla tedavi ettiğini vurgular. Uygur tıbbında hastalıkları tedavi etmede kullanılan ilaçların kaynağı bitki, hayvan ve maden kaynaklı doğal ilaçlar olup, bunların sayısı 1500 çeşitten fazla, sürekli kullanılanları 700 çeşitten aşkındır. Bunların çoğu yaşadığımız kendi toprağımızdan çıkan doğal ilaçlar olup, Uygur tıbbının olgun ilaç yapım şekilleri macun, hap, şerbet, toz gibi türlerden olup 130 çeşitten fazladır. Çoğu Uygur tıbbı olgun ilaçları uluslararası kalite kontrol standardı "GMP"nin gerekliliklerine uygun seviyede üretilmiş yeşil ürünler olup, batı tıbbı hastanelerine dahil edilmiştir. Bu ilaçlar tüm dünya halklarında hastalık olsa ilaç var, doğal ilaç ve yiyecek-içecekle geleneksel tedavi yöntemlerini uygulayarak tedavi olma dalgasına uygundur. Soru: Geleneksel tıbbın dünyada sistematik reddi/ ilaç temsillerinin faaliyetler, Türkiye’de “kocakarı ilaçları” denilerek aşağılanmak istenmesi ve Çin baskısı altında Uygur tıbbı ve Çinin Uygur tıbbını yok sayma gayretleri? Cevap; Tüm dünya çapındaki her milletin halkı 1930'lu yıllarda Batı tıp biliminin yaygınlaşması ve gelişmesine bağlı olarak, uzun asırlardan beri insanların sağlığına hizmet etmekte olan geleneksel tıplar yalnızlaşma, güvensizleşme, hatta sınırlanıp yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Sonuç olarak birçok ülkedeki geleneksel tıplar sürekli gelişim gösteremeyip bir yerde durdu ya da yok olmaya doğru gitti. Uygur tıbbı da 1949~1954 yıllarına kadar Çin yönetimi tarafından yalnızlaştırılma, küçümsenme, altı hurafe karşıtlığı adı altında yok edilmeye maruz kaldı. 1955 yıllarında Çin yönetimi kendi içindeki ekonomik zorluklar nedeniyle yeni kurulan yönetiminin ekonomik zorluğu ve ekonominin dışarı akıp gitmemesini göz önünde tutarak, kendi geleneksel tıpları olan Çin tıbbını (Zhongguo tıbbı, kısaltarak Zhongyi tıbbı) koruma, geliştirme, Çin halkının sağlık işlerini Zhongyi tıbbına dayanarak çözme politikasını ortaya koydu. O zamandan başlayarak bunun dışındaki milletlerin milli tıplarını kenara iterek yalnızlaştırıp küçümsegeldiği için, Uygur tıp-eczacılık hizmetlileri Uygur tıbbını koruyup kalmak, miras edip o politikadan faydalanarak geliştirmek amacıyla "Uygur tıbbı vatan tıbbının önemli bileşen kısmı" demek zorunda kaldı. Uygur tabiplerinin kesintisiz halindeki gayretleri ve yarattıkları ürünler sonucunda, onlar kenara itilen geleneksel tıpların tedavi ve eczacılık yönündeki özellikleri ortaya çıktıktan sonra, Çin hükümeti sağlık yetkilileri milli tıbbî bilimle ittifak etme ve bunun pratik gelişim sonuçlarından faydalanma amacıyla birlikte geliştirme politikasını ortaya koydu ve Uygur tıbbını Dünya Sağlık Örgütü'ne Uygur tıbbının Zhongyi tıbbının bileşen kısmı olarak tanıttırdı. Bu nedenle Uygur tıbbı Dünya Sağlık Örgütü'nün web sitesinde Zhongyi tıbbının bileşen kısmı olarak çıkmaktadır. Uygur tabipleri o yıllardan başlayarak özel gayret göstermek yoluyla sürekli ileriye giderek gelişip, dünyadaki diğer geleneksel tıplara kıyaslandığında daha da mükemmel teorik temele ve her çeşit yöntemdeki tedavi prensiplеrine sahip olma gibi özellikleri yoluyla dünyadaki çeşitli milletlerin geleneksel tıp-eczacılıklarından teori ve uygulama yönlerinde üstünlük elde etmeye başladı. 2015 yılına gelindiğinde vatanımızın çeşitli şehir bölgelerinde devlet mülkiyetindeki Uygur tıbbı tedavi organları 78'e ulaştı. Oralarda çalışan tıbbî hizmetli 6000 kişiden fazla oldu. Ayrıca "Uygur Tıp Üniversitesi Uygur Tıbbı Fakültesi" ve "Uygur Tıbbı Yüksekokulu", "Uygur Tıbbı Araştırma Merkezi" ve birkaç yerde "kumla tedavi yeri", 10'dan fazla büyük ölçekli Uygur tıbbı ilaç fabrikalarından oluşan Uygur tıbbının tedavi, eğitim, araştırma ve ilaç üretiminden ibaret koordineli gelişim durumu şekillendi ve Uygur tıbbının eczacılık ölçüsü oluşturulup ilaçları geniş türde üretme, satma, kullanma, denetleyip yönetme konusunda hukuki temel kuruldu. 130 çeşitten fazla ölçünlü olgun ilacı uluslararası (GMP) kalite kontrol ölçüsünün gereklerine uygun seviyede yaparak, çeşitli şekillerdeki preparatları üretip çıkararak, bunlardan bazılarını Batı tıbbı hastanelerine ilaç sıfatıyla dahil edip, tedavi sonucunun yüksekliği ile tıp hizmetlilerini de hayrete düşürdü. Soru: Uygur tıbbına ait kitap ve dökümanlar? Cevap; Uygur tıp-eczacılık eserlerinden "Uygur Tıbbı Sözlüğü" yedi cilt, "Uygur Tıbbı Klasik Eserleri" 12 cilt yayımlandı. Uygur Tıbbı Yüksekokulunun birinci nesil 14 çeşit ders kitabı, ikinci nesil 29 çeşit ders kitabı, Uygur Tıp Üniversitesi Uygur Tıbbı Fakültesi'nin 18 çeşit ders kitabı gibi ders kitapları yayımlandı. Ayrıca çeşitli yayınevlerinden 600 çeşitten fazla Uygur tıbbına ait kitap yayımlandı. "Uygur Tıbbı" ve "Uygur Tıbbı Yüksekokulu Bilim Dergisi" gibi dergiler yayımlandı. Araştırma yönünde, Uygur tıbbı teori temellerine dayalı olarak çok rastlanan tedavisi zor hastalıklardan kalp, kan damarı hastalıkları, diyabet hastalığı, cilt lekesi, çocukluk çağı kas tümörü gibi 30'dan fazla çeşit hastalığı tedavi etme konusunda araştırma yürütülüp, bunlara tanı koyma ve tedavi ölçüsü oluşturulup yaygınlaştırıldı. 1982 yılında özerk bölge seviyesinde milli tıbbî bilim derneği kurulup özerk bölge, ülke ve uluslararası seviyede düzenlenen 100 kereden fazla bilimsel tartışma toplantılarında 10 bin parçadan fazla bilimsel makale paylaşıldı. 1987 yılında "Uygur Tıbbı Yüksekokulu" kurulmuş olup geçen 35 yıl süresince Uygur tıbbı konusunda tedavi ve eczacılık mesleğinde öğrenimini tamamlayan öğrenciler çeşitli yerlerdeki Uygur tıbbı kurumlarında tedavi, öğretim, araştırma işlerindeki temel güç haline geldi. Hocam verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim. Uygur tıbbı ve Uygur tıp insanları dünyaya HASTALIĞI ÖNLEYEREK TEDAVİ usulünü kazandırmış. Adına da ÖNLEYİCİ TIP denilmiştir. Önder tıp bilginlerimize insanlığa hediye ettikleri” geleneksel tıp” konusunda emeklerini şükranla yad ederiz. Bu vesile ile Uygurların hürriyetlerine en kısa zamanda kavuşmalarını, yaşadıkları zulmün son bulmasını temenni ederim. ////// Bilimin Medeniyetin Beşiği Doğu Türkistan Uygur Medeniyeti ve Kültürü (3) Uygur Giyimi, Kültürü ve Medeniyetinin Zamana Yolculuğu Bu konuyu Uygur aktivist, moda tasarımcısı sayın Kadriye Ofer (Kedeliya Wufuer) ile konuşacağız. Kadriye hanım konuya geçmeden önce moda tasarım eğitiminizi Türkiyede aldığınızı ve sizi kamuoyunun Uygur soykırımına karşı verdiğiniz mücadeleden tanımakta özellikle bizzat hazırlayıp sunduğum Vizyon adlı tv programından da tanımaktadır. Size sorum: Kadim Uygur Müslüman halkının medeniyet yolculuğunda giyim kuşam ve kültür konusunda neler söylemek istersiniz? Cevap; Uygur halkı, binlerce yıllık tarihiyle Orta Asya’nın en köklü ve zengin medeniyetlerinden birini temsil eder. Bu medeniyet, yalnızca yazılı kaynaklarla değil; aynı zamanda halkın günlük yaşamı, gelenekleri, sanatı, ve giyimiyle de yaşamaya devam eder. Uygur giyim kültürü, sadece bir süs ya da zarafet değil; aynı zamanda bir kimlik, bir tarih ve bir hafızadır. Soru: Uygur Kültürü ve Gelenekleri: Kimliğin Temel Taşları denilince nelerden bahsedilebilir? Cevap: Uygur kültürü, İpek Yolu’nun kalbinde doğmuş; Çin, Türk, Pers ve İslam etkilerinin harmanlandığı, çok katmanlı ve zengin bir yapıya sahiptir. Aile yapısı güçlüdür, geleneksel bayramlar, düğünler ve doğum kutlamaları gibi toplumsal olaylarda geleneklere sıkı sıkıya bağlı kalınır. Müzik ve dans, Uygur yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. Özellikle “On İki Muqam” adlı geleneksel müzik, hem bir sanat formu hem de bir kimlik anlatısıdır. Soru-Geleneksel Uygur Giyiminde Kumaşın ile Tarihe dokunmak isterseniz! Cevap-Geleneksel Uygur kıyafetleri, hem erkekler hem kadınlar için özel anlamlar taşır. Kadınlar, genellikle ipekten dokunan ve “Atlas” adı verilen kumaştan yapılmış uzun, renkli elbiseler giyerler. Bu kıyafetler çiçek desenleriyle süslenir, canlı renklerle bezenir. Başörtüsü, uzun örgülü saçlar, gümüş takılar ve işlemeli ayakkabılar geleneksel kıyafetin tamamlayıcı unsurlarıdır. Soru-Erkeklerin belirleyici kıyafetleri? Cevap-Erkekler ise geniş paçalı pantolonlar, uzun gömlekler, işlemeli ceketler ve özellikle dört köşe, nakışlı başlık olan “doppa” ile tanınır. Bu giyimler sade görünse de her biri bölgesel farklılıklar taşır ve çeşitli sembollerle kimlik bildirimi sunar. Soru-Uygur Kıyafetleri ve Medeniyet İlişkisini nasıl ifade edersiniz? Cevap-Uygur kıyafetleri, yalnızca estetik değil; aynı zamanda medeniyetin bir yansımasıdır. Her bir elbise; Uygur halkının doğayla ilişkisini, dini inançlarını, tarihsel süreçlerini ve sosyal yapısını temsil eder. “Atlas kumaşı”, Uygurların ipek üretimindeki ustalığını, ticaretteki rolünü ve estetik duyarlılığını gösterir. Soru-Kıyafetler bölgesel fark gösterir mi? Cevap-Kaşgar, Hoten ve Turfan gibi tarihî şehirlerde ortaya çıkan kıyafet tarzları, bölgesel farklara rağmen ortak bir medeniyetin parçası olarak tanımlanabilir. Bu giysiler, İpek Yolu boyunca başka kültürlerle karşılaşmanın sonucu olarak zenginleşmiş ve Uygur medeniyetinin sanat anlayışına dönüşmüştür. Soru-Modern Uygur Giyim Tarzının Gelenekle Çağın Buluşmasını nasıl izah edersiniz? Cevap-Günümüzde Uygur gençliği, geleneksel kıyafetleri modern dokunuşlarla yeniden yorumluyor. Örneğin, Atlas kumaşıyla hazırlanan elbiseler artık modern kesimlerle tasarlanıyor. Uygur modacıları, kültürel desenleri çağdaş kıyafetlere entegre ederek hem yerli hem de uluslararası moda dünyasında kimliklerini ifade ediyorlar. Erkekler, klasik doppa’yı modern ceketlerle kombinleyip hem kimliklerini koruyor hem de çağdaş tarzı yakalıyor. Kadınlar ise hem günlük yaşamda hem özel günlerde geleneksel kumaşları giymeye devam ediyor; ancak bunları sadeleştirilmiş, modernleştirilmiş formlarda tercih ediyorlar. Soru-Kıyafeti kültür ilişkisini nasıl ifade edersiniz ? Kıyafette renklerin bir anlamı var mı? Cevap-Kıyafet Bir Dil Gibidir Atlas, ince, parlak ve canlı renklerdeki ipek kumaşlara verilen addır. Geleneksel Uygur kıyafetlerinde, özellikle kadın elbiselerinde bu kumaşlar tercih edilir. Sadece bir giyim unsuru değil, aynı zamanda kadının asaleti, zarafeti ve kültürel kimliği olarak görülür. Bu kumaşlar, sadece estetik olarak değil, kültürel anlamlarıyla da zengindir: • Kırmızı: Mutluluğu ve kutlamayı temsil eder. • Yeşil: Bereketin ve doğanın rengidir. • Mavi ve mor: Asalet ve derinlik simgesidir. Uygur halkı için kıyafet bir süs değil, bir dil gibidir. Renkler, desenler ve kumaşlar; kişinin yaşını, evli olup olmadığını, hatta hangi bölgeden geldiğini anlatabilir. Kıyafet, sadece bir bedeni örtmez; aynı zamanda kültürel aidiyeti, toplumsal duruşu ve tarihi hafızayı taşır. kırmızı renk genellikle mutluluğu ve canlılığı simgeler. Motiflerde doğa unsurlarına, hayvan figürlerine ve tarihsel sembollere sıkça rastlarız. “Atlas kumaşı” sadece bir tekstil değil, bir kimlik göstergesidir. Özellikle düğünlerde, bayramlarda ve özel günlerde bu kıyafetler hâlâ sevinçle giyilir. Bu yönüyle Uygur kıyafetleri, sadece bir giyim tarzı değil; aynı zamanda bir medeniyetin yaşayan kanıtıdır. Uygur ipeği, sadece geçmişi anlatmaz; aynı zamanda bir direniş ve kimlik koruma aracı olarak da önem taşır. Bugünün modasında bir Uygur kadınının üzerindeki ipek elbise, hem estetik hem de tarihî bir bildiridir. ⸻
Soru-Son olarak giyim kuşam hakkında söylemek istedikleriniz? Cevap-Uygur giyim-kuşamı; geçmişin izlerini bugüne taşıyan, modernleşirken özünü koruyan nadir kültürel miraslardan biridir. Kumaşın dokusunda bir tarih, deseninde bir inanç, renginde bir yaşam felsefesi vardır. Uygur halkı, bu kıyafetlerle sadece bedenini değil; aynı zamanda tarihini, kültürünü ve kimliğini giyer. Bugün modern Uygur kıyafetleri, geçmişle geleceği buluşturan bir köprüdür. Ve bu köprünün her bir parçası, bir halkın onurla taşıdığı kültürel belleğidir. Kadriye hanım teşekkür ederim Uygurların medeniyet yolculuğunda kıyafetin önemini kısa öz ayrıntıları ile anlattınız. Çok teşekkür ederim. Ayrıca Uygur halkının yaşadığı soykırım hapis ile annenizde muhatap oldu yıllardır tutuklu anneniz ve diğer Müslüman Uygur halkının tez zamanda kurtuluşunu dilerim. C- Bu fırsatı verdiğiniz için ben size teşekkür ederi Halis bey. Uygurlar sizi Doğu Türkistan mücadelesine verdiğiniz destekten tanırlar hatta sizin 2009 Temmuz ayında Urumçi katliamı ile ilgili İstanbul Çağlayan meydanında gerçekleştirdiğiniz tarihi mitinge öncülük etmenizden de tanırlar ve size duacıyız çok teşekkür ederiz iyiki varsınız. Dünyanın ve insanlığın Doğu Türkistan’da komünist Çin tarafından uygulanan soykırıma sessiz kalmamalarını soykırım suçuna sessiz kalarak ortak olmamalarını dilerim. &&&&& Bilimin Medeniyetin Beşiği Doğu Türkistan Uygur Medeniyeti ve Kültürü (4) Doğu Türkistan Uygur Mutfak Kültürü ve Medeniyet Yolculuğu “İnsan ne yiyorsa o dur” sözü aslında yemek ve beslenmenin fıtrata uygun ve helal olmasının sırlayıcı ilkesidir dense yeridir. Uygur mutfağı oldukça zengin olmakla birlikte pişirilmesinden ikramına kadar geleneksel yapısını koruyabilen dünya mutfaklarındandır. Bu konuyu Uygur aktivisti ve aynı zamanda Uygur yemekleri konusunda öncü isimlerinden Nurala Göktürk hanımefendi ile konuşacağız. Soru:Nurala hanım kısaca kendinizi tanıtırmısınız? Cevap: 1957 yılında Doğu Türkistan Yarkent de dünyaya geldim. Ailem yoğun Çin zulmünden canlarını kurtulabilmek için 1961 yılında Afganistan üzerinden 1965 yılında Türkiye’ye göç etti. Nurala Göktürk’ün kısa Biyografisi 1957 yılında Doğu Türkistan’ın Yarkent vilayetinde Dünyaya geldi. O dünyaya geldiği günlerde babası Seyit Abdul Velihan Hoca çin zindanlarında işkence çekmekte idi. 1961 yılında çinin ağır işkence ve zulmünden dolayı vatanları terk etmek zorunda kalan kafilelerle Afganistan’a göç eden ailesiyle birlikte göç etti. Hamit Han Göktürk ile evlendi. Biri erkek üç kız dört evladı olan Nurala Hanımın şimdiye kadar dördü şiir, ikisi tercüme, biri “Doğu Türkistan Geleneksel Uygur Mutfak Kültürü" biri “Tanrı Dağlarından Erciyes’in Eteklerine Göç Hikâyeleri” 8 eseri yayınlandı. 1965 yılında Türkiye’ye sığınan Uygur kafileler devletin desteği ile Kayseri’ye yerleştiler. Eğitimini tamamladıktan sonra halen evli olduğu eşi Hamit Han Göktürk ile evlendi. Dört kız bir erkek evladımız var. Şir ve makalelerim yayınlanmıştır. Uzun yıllar Doğu Türkistan vakfı ve Doğu Türkistan Kültür ve dayanışma derneğinde gönüllü olarak kadın kolları başkanlığını yürüten Nurala Hanım halen vatanlarında Türkiye İstanbul’a göç eden muhacir hanımlar ile alaka ve ilgisini sürdürmektedir. Soru: Nurala hanım Uygur mutfağını ana hatları ile nasıl anlatırsınız? Cevap: 1 DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR MUTFAK KÜLTÜRÜ Milletler kültürleriyle, gelenek görenek, örf ve adetleriyle varlıklarını sürdürürler. Yüz yıla yakındır çin mezaliminin sömürgesinde yaşam mücadelesi vermekte olan Uygur halkı da öz kültürlerini yaşayıp, yaşatarak ayakta kalmayı başarmışlardır. Dünya medeniyetlerine çok sayıda yenilikler katmış olan Uygur halkının kültürde medeniyette dünya milletlerinden çok önde olduklarını tarih sayfalarında görmemiz mümkündür. Tarımda, hayvancılıkta, el sanatlarında bir zamanlar çığır açmış olan Uygurların mutfak kültürleri de bir o kadar uzun geçmişe dayanır. 1400 yıllarında uzak doğuya ziyarete gitmiş olan ünlü gezgin Markapolo seyahatleri esnasında Doğu Türkistan’a da uğramış Uygurların mutfak sanatlarına hayran kalmıştır. Bu gün dünyanın İtalyan makarnası, İtalyan mantısı diye bildiği pek çok yemeği o tarihlerde ünlü gezgin ülkesine ustalar götürmek suretiyle taşımıştır. Soru: Nurala hanım bu konuda sizin bizzat çalışmalar yaptığınız bilinmektedir. Yaptığınız çalışmalardan bahsedermisiniz? Cevap: Ben çok küçük yaşlarda çin zulmünden dolayı vatanlarını terk etmek zorunda kalan muhacir ailelerden birinin çocuğu olarak öz vatanıma ve öz kültürüme hasret büyüdüm. Ailemden öğrendiklerimle başlayan kültür merakım yaşım ilerledikçe benimle birlikte büyüdü. Kültürümüzün tanıtılması ve yaşatılması açısından kendi çapımda birçok çalışmalar yaptım. Bu çalışmalardan biri olan mutfak kürümüzü “Doğu Türkistan Geleneksel Uygur Mutfak Kültürü” adlı eserimde toplamayı Cenabı Allah bana nasip etti. Çalışmalarım sırasında 70-80 yaş üstü büyüklerimden yemeklerimiz konusunda bazı bazı atasözleri, deyimler ve efsanevi hikâyeler de öğrendim. Uygurlar dünyada en sağlıklı beslenen en uzun yaşayan milletlerden biri olduğunu gördüm. Soru: Uygur mutfağının beslenme usulünün mevsimlere ve mizaca göre şahısların durumlarına göre değiştiği konusunda neler söylersiniz? Cevap: Uygurlar sağlıklı beslenmenin yanısıra sağlıklı içecekler tüketerek dengeli beslenmeyi başarmış bir millettir. Uygurlarda mizaç çok önemlidir. Dünümüzde dünya milletleri insan mizacını yeni, yeni keşif ederken Uygurlar geçmişten günümüze kişilerin mizaçlarına göre ve mevsimlere beslenmektedirler. Örneğin kış mevsimlerinde genellikle kalorisi yüksek ve sıcak mizaçlı yiyecekler tüketirken, yaz mevsimlerinde ise daha hafif yiyecekler tüketilmektedir. Çaylarda aynı şekilde çok çeşitli olup yemeğin durumuna ve kişilerin mizacına göre tüketilir. Ottan, çöpten dediğimiz soğuk mizaçlı çaylar sıcak mizaçlı yemeklerle tüketilirken, baharat türlerinden elde edilen çaylar soğuk mizaçlı, kalorisi düşük yemeklerin ardından tüketilir. Uygur mutfağında doğumdan ölüme dek değişen beslenme usulleri diğer millerde yok denilecek kadar azdır. Uygurlar lohusanın hamilelik döneminden itibaren beslenmesine özen gösterir. Lohusalık döneminde ise 40 gün özel bakıma alınır. Anne sağlıklı ve mutlu olmalı ki aileyi ayakta tutabilsin. Erkek çocuklar sünnet çağına geldiğinde sünnet öncesi ve sonrası özel bakıma alınır. Düğün yemekleri, merasim yemekleri, cenaze yemekleri ailelerin durumlarına göre ikramda değişikliler gösterse de oldukça zengin ve çeşitlidir. İçeceklerde yukarıda arz ettiğimiz gibi, mevsimine göre Türk mutfaklarına özgü ayran, şerbet ve soğuk sıcak çaylar olarak tüketilir. Araştırmalarım sırasında gözlemlediğime göre Türk Dünyasının mutfak kültürünün kalbinin attığı yer Doğu Türkistan Uygur mutfağıdır. Türk mutfakları genel olarak damak tadı ve biri birinin uzantısıdır. Bazı yemeklerin isimleri ve kullanılan malzemelerin benzerliği kardeş mutfaklarla örtüşmektedir. Soru: Doğu Türkistan Uygur mutfağının ana hatlarından bahsedermisiniz? Cevap: Bu konuda sayfalarca makale yazmak mümkün olsa da ben burada yine sözü Doğu Türkistan Uygur mutfağıyla devam edeceğim.2 Doğu Türkistan Uygur mutfağında geleneksel yemek çeşitleri: Doğu Türkistan Uygur mutfağına ait yemekleri dört ana kategoriye ayırmamız gerekirse, pirinç yemekleri, unlu ve sebzeli katı yemekler, çorbalar, sebze türlüleri, ekmek çeşitleri, helvalar ve pasta türleri, mısır unu yemekleri, nevruz aşı, çaylar ve soğuk içecekler, kategoriye ayırabiliriz. 1-Pirinç yemekler: Yemeklerin şahı sofraların sultanı etli havuçlu Türkistan pilavı başta gelir. Kardeş ülkelerde her ne kadar Özbek pilavı, Buhara pilavı, Türkmen pilavı diye bilinse de, Pilavlar 20 yi aşkın çeşidiyle en çok Uygur mutfağında görülmektedir. Havuçlu pilav etli ve havuçlu yapılmasının yanısıra çeşitli sebzelerle ve haşlanmış yumurta ilavesiyle zenginleştirilip farklı çeşitleriyle yapılabilen çok besleyici, çok lezzetli ve az masraflı bir yemek türüdür. Beyaz pilav, nohutlu pilav, baharatlı pilav kıymalı pilav, kabaklı pilav, acılı pilav, tavuklu pilav, yarma pilavı, mısır pilavı gibi günümüzden çoktan unutulmaya yüz tutmuş onlarca pilav çeşitlerimiz benim yaşımdakilerin bile çoğunun bilmediği pilav türlerinden bazılarıdır. Onlarca çeşidiyle yöreden yöreye ustadan ustaya yapımında, malzemesinde ve lezzetinde farklılıklar gösteren Türkistan pilavı için ayrıca bir kitap yazılsa yeridir. Pirinç çorbası genellikle kış çorbası olarak tüketilirken yazında hastalar ve lohusalar için şifalı çorba türlerinden olarak tüketilir. Şorpa gurunç dediğimiz pirinç çorbasının içine kuzu eti, soğan, sarımsak, domates, biber çeşitleri, şalgam, havuç, ıspanak konur. Kişniş ve nane pirinç çorbasına çok yakışır. Arzuya göre karabiber, limon veya sirke ilave ederek sıcak tüketilen pirin çorbası sağlıklı, besin değeri yüksek hafif bir çorba türüdür, şifalı olduğu kadar çok lezzetlidir. 2-Unlu ve katı yemekler: Katı yemekler diye söz ettiğim hamur işleri Doğu Türkistan Uygur mutfağına özgü en kadim yemeklerdendir. Hamuru defalarca işlemden geçirerek makinadan çıkmış gibi ince ve düzgün hale getirip haşlayıp üzerine sebze türlüsü ilave edilen yemeğin adını neredeyse duymayan yoktur. Legmen Uygur mutfağının en yaygın en sevilen ana yemeklerindendir. Nerede bir Uygur varsa orada Legmen vardır. Legmenin onlarca yapılış türü vardır. Diğer yemeklerde olduğu gibi lezmenin lezzeti kişiden, kişiye ve yöreden, yöreye değişir. Sozma Legmen, kesme Legmen, eşme Legmen, kavurma Legmen, bazımen gibi isimlerle anılan bu güzel ve kadim yemeklerimizin isimleri ve içine konulan malzemelerin isimleri çok acı bir durum ki günümüzde Çince telaffuz edilmektedir. Oysaki Kaşgarlı Mahmut Atamız Divanı Lügati Türk adlı eserinin mutfak bölümünde legmeinin adını “sozma aş” yani uzatarak, çözülerek yapılan aş olarak belirtmiştir. Lokantalarda kalabalık topluluklar için yapılan bazımen aş (yani Legmenin diğer bir çeşidi) için de “bağlama aş” demektedir. Soru: Hamur ve et ağırlıklı mantı, çorba ve diğerlerinden bahsedermisiniz? Cevap: Hamurdan elde edilen çeşitli yemelerimizden bazılarını şu şekilde özetlemek mümkündür. Buhar mantısı, buhar mantısı çeşitleri, Yağ mantısı, Su mantısı ve su mantısı çeşitleri, Çöp dediğimiz hamurun oklavayla açılıp kesildikten sonra suda haşlanıp üzerine tereyağında kavrulmuş kıyma ve3 domates biberden oluşan türlünün dökülüp tüketileni ve benzerleriyle çok çeşitli yapılan cengin bir yemek türüdür. 3-Çorbalar Türk mutfaklarının olmazsa olmaz yemelerinden olup Doğu Türkistan Uygur mutfağında onlarca çeşitleriyle çok sevilen ve misafire yemeklerin ilki olarak sunulan yemek türüdür. Pirinçten, hamurdan, mısırdan ve mısır unundan elde edilen şifalı çorbalar için de ayrıca kitap yazılabilir. 4-Sebze türlüleri: Mevsim sebzelerinden elde edilen onlarca sebze yemeklerinin yanı sıra makarnalarla (Legmen çeşitlerinin) ve pilavlarla birlikte tüketilecek özel sebze türlüleri yapılır. Çok çeşitli sebzeler et veya yumurta ile birlikte yağda bol sarımsak, soğan ile kavrulduğu gibi her sebzeden başlı başına sebze yemeği yapılır. Uygur mutfağında yapılan sebze yemeklerinin bazılarına zencefil, zerdeçal, kimyon, karabiber, kebabiye baharatı, kuru biber gibi baharatlar kullanılır. Soya sosu ve çok ağır acılı baharatların kullanımı bizim mutfağımıza yabancı mutfaklardan gelmiştir. 5- Ekmek çeşitleri: Ekmek Türk mutfaklarının en kadim ve en doyurucu yiyeceğidir. Ekmekler tandırda, ocakta, tavada kuru kazanda ve yağda pişirilir. En yaygın pişirilen ekmek çeşidi tandırda pişen ekmeklerdir. Ekmek Türk milletlerinde çok kutsaldır, tuz ekmek hakkı için denir, ekmek çarpsın diye ekmek üstüne yemin edilir, nazardan hasta olan kişiye ekmek ile okunur. Uygur mutfağında ekmeğin çeşitleri kadar isimleri vardır. Nan sade ekmek, hemek nan ince pide ekmek, tokaç nan, seper nani, girde nan, şirmen nan, katlama nan, kömeç nan gibi onlarca ismi ile Doğu Türkistan genelinde halen unutlmayan ve halkımız tarafında çok sevilerek tüketilen ekmek çeşitleri günümüzde kardeş devletlerde yaşayan Uygurlar tarafından pişirilip ticareti yapılmaktadır. Ekmek her evin olmazsa olmazıdır. Günün hangi saatinde olursa olsun eve gelen misafire ekmek ve çay ikram edilir. Açmısın tokmusun diye sorulmaz, ister fakir olsun, ister zengin olsun uzaktan yakından evine gelen misafire mutlaka sofra çıkarılır. Atalarımız savaşa ve avlanmaya giderken süt ve yağ ile yoğrulmuş ekmekleri doğrayıp kurutup heybelere doldurup öyle yola çıkarlarmış. Uygurlar dini nikâhı ekmek ile yaparlar. Bir kâsenin içine bir çorba kaşığı kadar tuz konur, üzerine su koyup tuz eritilir, eriyen tuzlu suya ekmek doğranır geline ve damada nikâh akdi okunduğu sırada salih veya saliha biri tarafından yedirilir. Tuzlu ekmeği yiyen çift tuz ekmek hakkı için her türlü meşakkate katlanır, evlilik kutsal müessesedir korumak her iki tarafın hakkı fakat kadının daha çok sabırlı ve ağırbaşlı olması tavsiye edilir. Yukarıdaki bazı yemeklerde olduğu gibi ekmek içinde sayfalarca açıklamalı tarif yazılsa yeridir. Etli ekmekler, sütlü ekmekler, közde pişirilen ekmekler, buharda pişirilen ekmekler, tavada ve kuru kazanda pişirilen ekmekler saymakla bitmez. Doğu Türkistan Uygur mutfağında yapılan ekmekleri görüpte hayran kalmamak mümkün değildir. Her biri bir el sanatı niteliğindeki ekmekler adeta el emeği göz nuru hüneridir. 6-Mısır unu yemekleri: Uygur mutfağında mısırdan ve mısır unundan yapılan çok sayıda yemek çeşitleri vardır. Günümüzde çoğu unutulmuş olan sağlıklı besleyici ve olan mısır unu yemeklerinden bazıları şunlardır; zanğ, umaç,4 yomdan, konak çöççüre, mondek, konak unu halvası ve mısır yarmasından yapılan mısır yarması pilavı. Zanğ adlı yemek eritilmiş bir miktar kuyruk yağında ve ya tereyağında kuru soğan rengi dönünceye kadar kavrulur, su ilave edilir, su kaynamadan önce içine mısır unu ilave edilip topaklanmaması için kaynama aşamasınca durmadan karıştırılır. Kaynamaya başlayınca ocağın altı en kısık dereceye getirilir ve 7-8 dk demlemeye bırakılır. Demlenmiş olan mısır unu yemeği tabaklara alınıp 3-5 dk ilk sıcağı alınması beklenir ve üzerine hazırlanmış olan etli veya etsiz mevsim sebzesi türlüsü ilave edilip servis yapılır. Yaşlıların ve bazı hastaların kolayca hazmettikleri muhteşem bir yemektir. Diğer çorba ve yemeklerin isimlerini vermekle yetinirken, mısır yarması pilavından kısaca söz etmeden geçemiyeceğim. Pirincin ana vatanı olan Doğu Türkistan 1949 yılları ve sonrası Mao dönemi suni kıtlığa mecbur edilmiş, halk pirinç bulamadığı için atlara yem olarak kullandıkları mısır yapmasından pilav yapıp yemişlerdir. Bu acı ve gerçek hikâyeler anlatmakla bitmeyecek kadar uzun ve kahredici serüvenlerle doludur. 7-Helvalar ve tatlılar ve pasta türleri: Uygur mutfağında halvalar (helvalar) en kadim tatlı türlerindendir. Yörelere ve kişilere göre yapımında biraz farklılıklar olsada genel olarak aynıdır. Yapımında yağ, un, şeker ile ceviz gibi malzemeler kullanılır. Helvalar kış mevsimlerinde sıcak mizaçlı yağlar ile yapılır. Uygur mutfağında tatlı çeşitleri pek yoktur. Son yıllarda zamanın değişmesine paralel olarak komşu ülkelerden gelen tatlı türleri ve pasta çeşitleri marifetli ustaların icatlarıyla mutfağımızda boy göstermeye sofralarımızı süslemeye başlamıştır. Uygur mutfaklarının unutulmak üzere olan tatlı çeşitlerinde ikisi yag yecmen ve kabak tatlısıdır. Hamurun bol yağda kızartıldıktan sonra üzerine şeker şerbeti veya budra şekeri dökülüp tatlandırılmış olanına yag yecmen denir. Bal kabağının baş tarafından kapak açılır, içi oyulur, temizlenip kurulanır, içine alabildiği kadar nöbet şekeri ve iri çekilmiş ceviz konur üzeri hamurla sarılıp kaplandıktan sonra közde 3-4 saar pişirilir, soğuduktan sonra içi boşaltılıp, kabak dilimlenerek servis yapılır. Uygur mutfaklarının en kadim pasta türleri Zanğza (Kaşgarlı Mahmut Atamız lugatında “eşme kuymak” demiş). Her bayram öncesi hanımlar günler öncesinden toplanır hamur özenle yumurta yağ ve soğan suyu ile yoğrulup dinlendirilir, avuç içinde eşmek suretiyle inceltinmiş hamura şekil vererek ısınmakta olan yağda orta ateşte altın rengini alana kadar kızarılır. Tamamı kızartıldıktan sonra büyük yayvan kaplara itinayla dizilip sofraya konulur. Kıyıkça, kuymak ve poşkal dediğimiz hamurdan elde edilen çeşitli mönülerde bayramlarda, düğünlerde ve özel merasimlerde pişirilip misafirlere ikram edilir. 8-Nevruz aşı: Nevruz Türk milletlerinin ortak ulusal bayramıdır. Nevruz için de Doğu Türkistan’da günümüze kadar özel hazırlıklar yapıla gelmiştir. Günler öncesinden evlerde bir telaş başlar, temizlikler yapılır, yeni kıyafetler dikilir, her mahallede Nevruz kazanı asılır Nevruz aşı yapılır. Nuh aleyhisselamdan bize kadar gelen bu kutlu günde büyük devasa kazanlarda pişirilen çeşitli nebatata ve hububattan elde edilen tuz ve şeker ilave edilip tatlandırılan Nevruz aşı büyük eğlence meydanlarında dualarla dağıtılır. Soru: Soğu Türkistan Uygur mutfağında Çaylar tatlılar vs önemli yer tutmaktadır? Çaylardan bahsedermisiniz? Cevap: Çaylar:5 Çaylar Uygur mutfağında en önemli içecekler olarak tüketilir. Türkler genellikle çaycı bir millettir. Diğer kardeş mutfaklarına bakıldığında Uygur mutfağında çay çeşitlerinin çok olduğunu görüyoruz. Yukarıda arz ettiğim gibi Uygurlar sağlıklı ve uzun yaşayan

