SON ZAMANLARDA SIKÇA TARTIŞILAN
ANADİLDE EĞİTİM, YABANCI DİL VE DEVLETİN RESMÎ DİLİ MESELESİ
Diller, renkler ve kavimler; Yüce Allah’ın yaratmış olduğu fıtrî hakikatlerdir ve O’nun kudretine işaret eden ayetlerindendir.
Bu farklılıklar, insanların birbirini inkâr etmesi için değil; tanıması, anlaması ve saygı duyması içindir.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”
(Rum Suresi, 22)
Bu ilahî beyan açıkça göstermektedir ki her dil muhteremdir, her kavim saygıya layıktır.
Hiçbir dil hor görülemez, hiçbir topluluk yok sayılmaz.
Bu bakımdan her toplumun, kendi anadilini yeni yetişen nesillerine öğretmesi en tabiî, en meşru ve en insani haklardan biridir.
Anadilin yaşatılması; kültürün, hafızanın ve kimliğin korunması demektir.
Ancak burada dikkatle ele alınması gereken çok önemli bir ayrım vardır:
Anadili öğrenme hakkı ile devletin resmî dili ve eğitim dili meselesi aynı şey değildir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan tarafından konuşulan farklı diller bulunmaktadır.
Eğer bu dillerin tamamı resmî dil ya da eğitim dili hâline getirilecek olursa; ortak bir hukuk dili, ortak bir eğitim sistemi ve ortak bir gelecek inşa etmek mümkün olmaz.
Ortak dilin zayıfladığı yerde; ortak aidiyet, ortak hedef ve ortak medeniyet tasavvuru da zayıflar.
Bu sebeple herkesin kendi anadilini öğrenmesi ve yaşatması için gerekli imkânlar devlet ve toplum tarafından mutlaka sağlanmalı; ancak devletin resmî dili ve ortak eğitim dili Türkçe olmalıdır.
Bu yaklaşım ne inkârdır ne de asimilasyondur.
Aksine, toplumsal birlik ve beraberliğin zorunlu bir şartıdır.
Zira Türk milleti, bir etnisiteler yığını değildir.
Türk milleti; asırların yoğurduğu, ortak bir tarih, kader ve medeniyet şuuru etrafında şekillenmiş büyük bir millettir.
“Türk milleti” kavramı ırkî bir kavram değildir.
Bu kavram; tarihî, kültürel ve medeniyet temelli kuşatıcı bir şemsiye isimdir.
Bu şemsiyenin altında; bütün aileler, soylar, aşiretler, kavimler ve unsurlar birlikte yer alır.
Bu anlayış, İslam’ın millet tasavvuruyla da örtüşmektedir. Nitekim Kur’an’da:
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanıyasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.”
(Hucurât Suresi, 13)
buyrularak farklılıkların üstünlük sebebi değil; tanışma, dayanışma ve rahmet vesilesi olduğu bildirilmiştir.
Tarih bize açıkça göstermiştir ki emperyalist güçler, büyük milletleri parçalamak için önce dili, kimliği ve aidiyet duygusunu hedef alırlar.
Osmanlı’nın son döneminde ve İslam coğrafyasının parçalanma sürecinde bu yöntem defalarca uygulanmıştır.
Bugün de benzer senaryolar farklı adlar ve söylemler altında yeniden sahnelenmektedir.
Bu noktada bir başka önemli mesele de yabancı dilde eğitim konusudur.
Yabancı dil öğrenmek elbette gereklidir; ancak yabancı dilde eğitim, çoğunlukla eski sömürge ülkelerde görülen bir uygulamadır ve uzun vadede hem bilim üretimini hem de ana dili zayıflatmaktadır.
Bilim, ancak insanın en güçlü düşündüğü dilde gelişir.
Ana dil zayıfladıkça düşünce de zayıflar, bilim de sığlaşır.
Bu sebeple yabancı dil öğrenimi teşvik edilmeli; fakat eğitim dili mutlaka Türkçe olmalıdır.
İngilizce öğrenmenin yolu, İngilizce eğitim yapmak değildir.
Türkçe; hem millî dilimizdir, hem de devletimizin resmî dilidir.
Ayrıca Türkçe, yeryüzünde en çok konuşulan diller arasında ilk beş–altı dil içinde yer alan, yüz milyonlarca insan tarafından konuşulan büyük bir dildir.
Bu yönüyle Türkçenin bütün yurttaşlarımız tarafından en iyi şekilde öğrenilmesi, sadece millî değil; aynı zamanda medenî bir zorunluluktur.
Türkçe son derece zengin bir dildir.
Kavram üretme gücü yüksektir.
Türkçenin bilim, düşünce ve medeniyet dili olarak imkânları güçlendirilmelidir.
Bu noktada Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lügati’t-Türk adlı eseri, Türk dilinin asırlardır taşıdığı değerin en büyük şahididir.
Bu eserde, Türkçenin zenginliğine dikkat çekilir ve rivayet edildiğine göre Resûlullah’a (s.a.v.) atfen şu söz aktarılır:
“Ey Araplar! Türkçeyi öğreniniz; zira Türkler uzun süre hükümran olacaklardır.”
Bu rivayet, sened açısından tartışmalı olsa da; tarihî gerçeklik, Türklerin yüzyıllar boyunca ilim, siyaset ve medeniyet sahnesinde belirleyici bir rol oynadığını açıkça göstermektedir.
Sonuç olarak; anadilde eğitim ve resmî dil meselesi, duygularla, sloganlarla ya da dış telkinlerle değil; ilimle, hikmetle, Kur’an’ın rehberliğiyle ve tarihî-millî gerçekler ışığında ele alınmalıdır.
Ancak bu şekilde hem adaleti koruyan, hem birliği muhafaza eden, hem de geleceği inşa eden gerçekçi ve kalıcı çözümler üretilebilir.
Mehmet Mutluoğlu/TRABZON

